<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731</id><updated>2012-01-26T08:10:41.797-08:00</updated><category term='Fotoğraf: Frankfurt Bücher Messe'/><category term='mahalle'/><category term='kafa'/><category term='kimlik'/><category term='Resim: Pablo Picasso'/><category term='Resim: Salvador Dali'/><category term='Fotoğraf: Lights at the museum Escher in Het Paleis'/><category term='fotoğraf: Andrew Ozmn'/><category term='gece'/><category term='yürüyüş...'/><category term='Resim: Modigliani'/><category term='Resim:Paul Gauguin'/><category term='polis'/><category term='Kendi diliyle...'/><category term='Görsel: Serpil ODABAŞI (Suç Unsuru)'/><category term='ayrılık travmaları...'/><category term='kopter'/><category term='devriye'/><category term='Fotoğraf: Onur Cem'/><category term='Resim: Abidin Dino'/><category term='Resim: Breath Gaia'/><category term='rembrant'/><category term='hayat...'/><category term='Fotoğraf: Ara Güler'/><title type='text'>H İ K A Y E S İ N</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>45</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-586820922527384209</id><published>2012-01-13T10:07:00.000-08:00</published><updated>2012-01-13T10:08:44.721-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görsel: Serpil ODABAŞI (Suç Unsuru)'/><title type='text'>Suç Unsuru</title><content type='html'>&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://srpl.info/" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-1X3mzrEX-dI/TxByViW9m5I/AAAAAAAAAPg/xV5xa2f7QQE/s1600/sucunsuru2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Serpil ODABAŞI ( Suç Unsuru)&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Veysel barın önüne geldiğinde terli ve yorgundu. Omzunda asılı bağlaması, boynunda hiç çıkarmadığı puşisiyle kapıdaki görevlilere takıldı. “Nereye gidiyorsun?” Nereye gidiyorsun sorusu tuhaf gelmişti. Onlar kapının önündeydi, Veysel içeri girmek için hareketlenmişti. Nereye gittiği belliydi, yoksa neden onların bu saçma sapan sorusuna muhatap olsun ki. “İçeri gireceğim” diye yanıtladı fakat bunun onlara yetmeyeceğini biliyordu. “İçerde arkadaşlarım var” diye ekledi. Onların konuşmasına gerek bile yoktu Veysel için. İkisinin de suratına bakıp, “biriniz benimle gelin eğer yoksa birlikte çıkarız tamam?” dedi. Teklifi makuldü. İkisi de birbirine benziyordu hangisi gelse diğerini unutturmazdı. Barın kapısı açıldı. Veysel önden, görevli arkadan kısa, basık bir koridor yürüyüp kalabalığı yararak arkadaşlarının olduğu masaya ulaştılar. Veysel peşinde hiç görevli yokmuş gibi kendisini bekleyen sandalyeye oturdu. Üstünü başını çıkardı, bağlamasını dikkatle sandalyesinin yanına aldı, masadakilerle selamlaştı. Masadakilerden kimseyi tanımıyordu. Özge dışında da gözü pek kimseyi görmüyordu; o da yanında oturuyordu zaten. Ama Veysel’in gönül vaziyetinden bihaberdi. Görmezden geliyordu belki. Upuzun, dümdüz, uzun sarı saçları konuşmak için yaklaştığında Veysel’in üzerine düşüyordu, ellerine dokunuyordu. Özge ayağa kalkıp, “Arkadaşlar! Veysel’le tanışın. Veysel çok iyi bağlama çalar sesi de çok iyidir. Türkü barda haftada 2 gün çalıp söylüyor. Yazar, okur... Kısaca Veysel candır” diye masaya seslendi. Veysel biraz utanmıştı, ama hoşuna da gitmişti bir yandan, bunları Özge’den duymak. Masanın üzerinden eller, kollar uzandı Veysel’e. İsimler havada uçuştu, hiçbiri de kalmadı aklında Veysel’in. Birkaç kız, birkaç adamdı işte. Veysel bir duble rakı söyledi. Masada rakı içen yoktu hatta bakınca etrafta da rakı içen göremedi. Tanımadığı insanların arasında biraz tedirgin olmuştu ama yeni gelmişti daha, açılırdı elbet. Rakısı masaya geldiğinde tam karşısındaki çocuk “Erkek adam rakı içer değil mi Veysel?” diye laf attı. Bu tonu beğenmedi Veysel. “Yoo … kim ne istiyorsa” diye geçiştirdi, rakısından büyük bir yudum aldı. Huzursuz olmuştu bakışlardan nedense. Böyle durup dururken huzursuzlukları olmazdı. Sessiz sessiz etrafa bakınmaya başladı, etrafı dinlemeye. İçine kapanıyordu geçen her dakika. Özge arkadaşlarından başını alıp Veysel’e döndü “seninle ilgilenemiyorum… Seni çağırdığım için kızmadın değil mi?” diye sordu. “Burada olmanı istedim…” Veysel mahcup, düşürdü yüzünü; sıkıldığını belli ettiğine üzülmüştü. “Yok ben iyiyim sen keyfine bak” diye idare etti durumu. Özge konuşmaya dönmüştü ama parfümü Veysel’in üzerinde kalmıştı sanki. Özge tarafından hiç tanımadığı bir çevreye girmek onu ne kadar mutlu ettiyse de sıkıntılıydı. Hem pek çok kadın bilse de bilmese de kendisini seven bir erkeğin yanında yöresinde olmasından hoşlanırdı, fakat Özge onlardan mıydı ki, Veysel’le oynuyor muydu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;“Sen onlardan mısın?” diye sordu karşısındaki çocuk. Veysel konunun nereye varacağını hissetmişti ama önyargılı olmamalıydı. Pek ihtimal vermek istemedi. Hemen içindeki puslu havayı bertaraf etti ve “Ya afedersin herkes isimlerini söyledi hepsi uçup gitti kafamdan ismin neydi?” diye sordu. “Sen onlardan mısın değil misin onu söyle?” diye diretti. Veysel de “İsmini söylersen…” inadına bindirecekti ki, “Tolga!” dedi. “Memnun oldum ben de Veysel. Sorduğun soruyu anlamadım biraz daha açık sorar mısın Tolga?”diye sorusunu bitirir bitirmez Tolga sıkılgan, “Veysel! Ben salak değilim. Anladığım kadarıyla sen de salak değilsin, akıllı bir adama benziyorsun sorum gayet açık. Sen onlardan mısın değil misin?” Veysel, “Hayır!” diye kesin, net bir cevap verdi. Tolga sorunun kısırlığından bir an kalakaldı. Sanki içinde bir şeyler uçuşuyor, o da doğru olan parçaları yakalamaya, birleştirmeye çalışıyordu. Veysel rakısından bir yudum aldı. “Boynundaki o puşiyi neden takıyorsun? Burası dağ başı mı?” Veysel bu sorunun ağırlığıyla ne diyeceğini şaşırdı, afalladı. Özge’ye baktı dişlerini sıkarken. Özge’nin sesini duydu, bütün sesler kaybolurken zihninde. Özge Veysel’in kendisine baktığını hissetmiş olmalıydı ki, dönüp tatlı tatlı gülümsedi, elini Veysel’in dizine koyup tekrar döndü. Hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Tolga önündeki votka bardağını kafasına dikip, masada bardağı çevirmeye başlamıştı. Aşağılayıcı, sert bakışlarını bir an Veysel’den almıyordu ve inatla cevap bekliyordu. Sanki masada kimse yoktu, herkes o kadar ilgisizdi ki, kimse yanındakini duymuyordu. Tolga da muhabbetin dışında kalmıştı. Veysel etrafa bakınıyordu, konuyu değiştirmek için aranıyordu. Ne olurdu biri gelse, bir şey olsa da konu değişseydi. Huzursuzluğunun sebebi çıkmıştı işte ortaya. Müsaade isteyip kalksa ayıp olurdu, Özge de üzülürdü. Tolga’nın tonu rahatsız etmişti yoksa bir cevap verip geçiştirebilirdi. Bu kadar sıkılmazdı o zaman. Rakıya sığındı, dikti kafasına ve hemen yenisi için boş bardağı gösterdi barmene. Tolga sırıttı “Burası türkü bar değil adamım öyle rakı bardağı filan gösterilmez barmene gider alırsın” diye alaya aldı. Veysel bir hışımla kalkıp bardağı bara götürdü koydu, bekledi rakı doldurulurken. Barmen “siz yerinize geçin biz getirelim, getirirdik” deyince Veysel’in sinirden gözleri doldu, oturdu tabureye. Masaya baktığında soran gözlerle Özge’nin ona baktığını gördü. ”İyiyim” işareti yaptı Özge’ye ama Özge’nin yanına gelmesine engel olamadı. Hemen yanında bitiverdi. “N’oldu neyin var senin?” diye sordu Özge. Veysel “Özge… İyiyim rakı almaya geldim sonra arkadaşla arkadaş olduk, biraz otur istersen deyince oturdum ben de. Merak etme sen gelirim birazdan” diye hem kendini, hem Özge’yi yatıştırdı. Barmen konuşmaya kulak misafiri olmuştu ama bozmadı, tebessüm etti kendi kendine. Özge Veysel’in bir şeyi olmadığına ikna olunca rahatlamıştı. Üzülerek “ben yerime dönmeliyim” diye dudak büküp, elleriyle Veysel’in omzuna, ellerine dokundu ve yerine döndü. Veysel ona bakarken Tolga’nın bakışlarıyla rastlaştı, bundan da hiç mutlu olmadı. Barmene dönüp “Ya kusura kalma biraz oturayım kalkarım olur?” diye sıkıla sıkıla özür diledi, izin istedi. Barmen de “Problem yok sen sıkma canını” diye rahatlattı Veysel’i, gülüştüler. Veysel’in bir an bulutlanan havası dağılmıştı. Barmen bağlamayı işaret ederek “sen mi çalıyorsun?” diye sordu. “Evet. Şuradaki türkü barda çalıyorum vaktin olursa gel misafirim ol beklerim” diye yanıtladı. Barmen bu davetten hoşlanmıştı. Teşekkür ederek, ilk fırsatta geleceğini, hem türküleri hem de orayı çok sevdiğini söyledi. Veysel rakısından bir yudum almak için bardağını aldı, barmen de barın altından bir bardak çıkardı. Bardağın ağzını dokundurdu Veysel’in bardağının altına, “şerefe” içtiler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Tolga masada iyiden iyiye yalnız kalmış, daralmıştı. Veysel bir an başını çevirip masaya baktı, Tolga ayağa kalkıyordu, herkes de kendi havasındaydı. Veysel gözleriyle Tolga’yı takip etti, tuvalete gidiyordu. Veysel bu bar taburesinde de, bu barda da daha çok kalmak istemiyordu. Bu dubleyi içtikten sonra bir duble daha alıp yerine geçecekti. “Burası dağ başı mı?” sorusu çınladı kulaklarında, gözleri uzaklara daldı. “İşte böyle oğlum siz kaçarsınız, biz kovalarız” diyerek yanında bitti Tolga bir anda. Yanındaki tabureye oturdu, bir votka söyledi. “Sana bir soru sordum Veysel, neden kaçtın, zoruna mı gitti? Söylesene neden takıyorsun o boynundaki puşiyi, burası dağ başı mı?!” Veysel sakinliğini korumaya kararlıydı. Bu bir saldırıydı onun için fakat maalesef alışmıştı. Bunu da karşılayabilirdi. “Memleketim kokuyor be Tolga! Ben buraya ait değilim, burada kalıcı da değilim zaten.” diye ağırbaşlı cevaplamaya çalıştı Tolga’yı. “Vayy çok duygulandım.” Dedi gitmek ve kalmak arasında bocaladı bir an. Sonra bütün söyleyecekleri birdenbire zihnine dökülmüş gibi Veysel’e döndü. “Bak adamım! Kendini bir yere ait hissetmiyorsan o yer de sana ait olmaz. Böyle emanet kalakalırsın işte.” &amp;nbsp;Veysel bir deprem anı yaşıyor gibi kirişi bulmuş öylece duruyor, depremin geçmesini bekliyordu, her şey yıkılırken etrafında. “Bütün her şey sizin başınızın altından çıkıyor, bütün suçlarda siz varsınız. Otopark mafyası sizde, hırsızlık, kapkaç, kabalık, kavga dövüş sizde. Sizin yüzünüzden sokakta rahat dolaşamıyoruz. Boynunuza bu puşileri dolayıp dağda dolaştığınız gibi dolaşıyorsunuz şehrin içinde. İşinize yarayacak kadar okuyup dönüyorsunuz dağlarınıza. Sen okusan n’olur okumasan n’olur be! Diplomalı peşmerge olunca daha mı çok suça karışacaksın!” Tolga içindeki hazır betonu dökecek yeri bulmuş gibiydi, bu anı beklemişti sanki hep. “Sana bir şey diyeyim mi? Nerden tanırsın, nerden bilirsin bilmem, ama Özge’den de uzak dur! Anladın mı?” diye Veysel’in kulağına eğilirken kalkıp söylenmeye devam etti “Her yerdesiniz anasını satayım! Git nereye gidiyorsan ayak altında dolaşıp durma!” diye konuştu… konuştu… konuştu… Ve “söyleyeceğimi söyledim sen bunun altından kalk kalkabiliyorsan” der gibi barın üzerindeki votkasını alıp Özge’nin yanına, Veysel’in sandalyesine oturdu, Özge’yle bir şeyler konuşmaya başladı. Veysel dişleri kenetlenmiş, gözleri kapalı dinlediği sözlerin ardından gözlerini açtı. Gözleri kan çanağıydı, dolu doluydu, çenesi kilitlenmişti sanki. Konuşurken Tolga’ya bakmamıştı ama gözünün önünde Tolga’nın yüzü, kulaklarında uğuldayan sesi ve söyledikleri vardı. Hiç kimseyle göz göze gelmek istemiyordu şu an. Hatta mümkün olsa bir anda görünmez olabilirdi. Rakısını kafasına dikerken bir ses duydu ve hemen oturduğu yerden fırladı. Sandalyesine yasladığı bağlaması yere düşmüştü ya da düşürülmüştü. Veysel can havliyle bağlamasını yerden kaldırdı, paltosunu sandalyenin arkasından söküp aldı. Özge’nin “n’oluyor” demesine kalmadan barın üzerine para bıraktı. Barmenle gözgöze geldiler, ama Veysel cümle kuramadı. Eliyle “eyvallah” der gibi selam vererek kalabalığın arasından olabildiğince hızlı çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Özge’nin sesini duymuştu, fakat artık duramazdı; onu kimse durduramazdı. Kalabalığın arasından sıyrılıp koridora vardığında biraz rahatlamıştı. Önündeki koridoru da hızla aşıp hışımla dışarı çıktı. Birden bire suratının ortasına çarpan ayazla öfkesi de, canının acısı da dirildi iyice. Kapıdaki görevliler boş bulunmuşlardı, bir şey diyecek oldularsa da artık çok geç olmuştu. Öyle bir dirençle yürüyordu ki, yoluna kimse çıkmasın diye yalvarabilirdi. Bir an önce eve varmak istiyordu. Bu gece bir şeyi daha kaldıramazdı. Caddeye vardığında biraz toparladı kendini. Geç saat olmasına rağmen cadde kalabalıktı, burada da başına bir şey gelmezdi. Karşıdan gelen devriyeyi görünce biraz kenara çekildi, yürümesini hiç bozmadı. Yolları devriyle buluştu, tam arabanın arkasını ardında bırakmak üzereydi ki, polis durup camdan kolunu uzatıp seslendi ve hemen arabadan çıktılar. Hiç üzerine alınmadığı için olağan temposunda hızlı hızlı yürüyordu. Polislerden biri arkasından nefes nefese “Bakar mısın” diye seslenerek koşup yetişti. “N’oluyor” dedi Veysel, ellerini hafifçe havaya kaldırıp. “Çok hızlı yürüyorsun” dedi polis “Şöyle kenara…” kenara çekilip durdular. Veysel hiçbir şey söylemek istemedi, kimliğini çıkardı. “Nerde oturuyorsun sen?” diye sordu polis. “Fulya” diye sıkılgan yanıtladı Veysel. “Ne arıyorsun burada?” Veysel, “Bu kadar insanın burada ne aradığını biliyorsun da benimkini mi merak ettin? Ne o, aranıyor muyum?” diye karşılık verdi. Polis öfke, dalga arası bir tonda “Bilmem aranıyor musun?!” dedi üstünü ararken. Bağlamanın kılıfını açtırdı, baktı. Veysel kılıfın fermuarını açmıştı ama içine bakmadı hiç. “N’apıyorsun lan bu kırık bağlamayla?!” diye güldü polis. “Kırık?!” Veysel kılıfın içine kafasını bir eğdi ki bağlamanın sapı gövdesinden ayrılmıştı. Teller ve kılıf atel vaziyeti görmüştü, ayrılmamıştı sapla gövde. “Düştü!” diyebildi dişlerinin arasından. Diğer polis kimliği uzattı “İyi geceler” diyerek araç binip hareket ettiler. Veysel oracıkta, öylece kalakalmıştı. Adım atamıyordu. Yeri yurdu bir an da kaybolmuştu işte. Her şey, gözyaşında bulanıyordu; ne baktığı yer akıp gidiyor, ne gözyaşı akıp gidiyordu. Bütün sevdikleri kollarında hareketsiz yatıyor gibiydi sapı kırık bağlaması kollarının arasındayken. Sevdiğinin açık giden gözlerini kapatır gibi ağır ağır kılıfın fermuarını kapattı ve güçlükle, adım adım yürümeye başladı. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilemiyordu. İlk sokaktan içeri girdi, sokakta kimsecikler yoktu. Bir yere gidip hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlamak geliyordu içinden. Uzun uzun amaçsızca sokaklarda bir yukarı bir aşağı yürüdükten sonra Haliç manzaralı tepenin başında buldu kendini. Kimsecikler yoktu. Eskiden buraya gelir duvarın tepesine oturur, ayakları aşağı sallandırarak şarap içer, acı İstanbul’unu seyrederdi. Şimdi de çok canı acıyordu. Midyecinin başında birikip dağılan kalabalıktan yolu bu taraftan geçen tek tük insanları saymazsak istediği gibi yalnızdı burada. Eskiden olduğu gibi duvarın üzerine oturdu, ayaklarını aşağı sallandırdı, bağlamasını da yanına yatırıp, kamburunu çıkararak gömüldü kendine. Şehir ışıklıydı ama hep karanlıkta bırakıyordu insanı. Haliç’e doğru dalmıştı ki bağrış çağrış bir koşturma duyup arkasını döndü, kimseler görünmüyordu. Sonra, önde birinin can havliyle koşa koşa kendisine doğru geldiğini gördü, arkasından da koşanlar vardı. Veysel ne olup bittiğini görebilmek için dikkat kesilmişti ve bir anda önde koşan çocuk arkasındaki kalabalığın arasında bulmuştu kendini. O kadar alışılmış bir görüntüydü ki bu bir şey demeye, bir şey yapmaya gelmezdi ama böyle de durulmazdı işte. Veysel bağlamasını bırakıp olaya koşarken kalabalık bir anda oraya buraya dağıldı ama birisi öylece yerde kalakaldı. Veysel hiç hızını kesmeden hemen çocuğun tepesinde buldu kendini. “Tolga!” dedi telaş içinde, çömeldi başına. Sıradan bir kavga dövüş değildi, bacağının kasığına yakın bir yerinden bıçaklanmıştı. Ne halt edeceğini bilemedi bir an. Hafif bir yaraya benzemiyordu. Bir şeyler yapmak lazımdı. Hemen ambulansı aradı ve boynundaki puşiyi çıkarıp yaranın üstüne tampon yaptı. Kan kaynıyordu sanki bir delik bulmuş parça parça fışkırıyordu. Konuşturmak için sen tek mi çıktın? Herkes nerde? İyi misin? Konuş benimle… filan gibi saçma sapan sorular sordu. “Dayan gelir şimdi ambulans” diye teselli etmeye çalıştı. Kan biraz olsun hafiflemeye başladı. Ambulansa kadar idare etmesi için çocuğun altına bez bağlar gibi sarıp sıkıca bağladı bacağını. “İyi misin?” Tolga’nın beti benzi atmıştı ama biraz daha iyi gibiydi. İnliyordu, kimsecikler de gelmiyordu. Ambulansın sireni duyuldu fakat görünmüyordu ortalıkta. Mavi ışıklar binaların, yolların üzerine düştü ve ambulans gelip durdu yol kenarında. Veysel gidip gitmemenin ikilemini yaşadı bir an sonra Tolga’yla beraber kendini ambulansa atıp hastaneye doğru hareket ettiler. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Tolga’nın acilde tedavisi yapılıyor, Veysel hasta kaydı yaptırıyordu. Veysel hasta kayıt bankosunun önünde dikilirken, az ilerideki 2 polisten birinin telefon konuşmasına kulak misafiri oldu “Örgüt işi olabilir amirim! Bıçaklamışlar, bi de puşi sarmışlar. Emredersiniz… başüstüne amirim…&amp;nbsp; yok kendisiyle henüz konuşamadık amirim… Emredersiniz…” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Veysel bunları duyar duymaz “Örgüt benim memur bey!” diye polislerin yanına gitti. Polisler şaşkındı. “O puşi benim!” dedi. “Madem senin ne diye sarıyorsun adamın bacağına arkadaşım?! Sen mi bıçakladın adamı?” diye çıkıştı polis. “Ben bıçaklamadım! Ben sadece kanı durdurmak için…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;“Kanı durdurmak için mi puşini sardın?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;“Evet! İlk yardım…kan kaybediyordu…Kan dursun diye…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-586820922527384209?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/586820922527384209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=586820922527384209&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/586820922527384209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/586820922527384209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2012/01/suc-unsuru.html' title='Suç Unsuru'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-1X3mzrEX-dI/TxByViW9m5I/AAAAAAAAAPg/xV5xa2f7QQE/s72-c/sucunsuru2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5968509096014069338</id><published>2011-11-16T14:25:00.000-08:00</published><updated>2011-11-16T14:25:35.664-08:00</updated><title type='text'>Buluttan Basamaklar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Vx8lC7Obttw/TsQ4MSIb9ZI/AAAAAAAAAPY/DFtd4E0HNl8/s1600/meltemkaya_bulut_resmi_%252829%2529%255B1%255D.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://1.bp.blogspot.com/-Vx8lC7Obttw/TsQ4MSIb9ZI/AAAAAAAAAPY/DFtd4E0HNl8/s320/meltemkaya_bulut_resmi_%252829%2529%255B1%255D.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Durup dururken her şey çok güzel olacak diyen bir ümitle gülümseyerek yürüyordu. Adım attıkça bütün kötü şeylerden adım adım uzaklaşıyor, ayaklarının altına buluttan basamaklar seriliyordu sanki. Gittikçe hafiflediğini hissediyordu. Öyle bir coşku kapladı ki içini adımları hızlandı. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Koşabilirdi fakat hızlı yürümesi için olmadığı gibi koşması için de bir sebep yoktu. Caddede bir yürüyüş temposu tutturmuştu ki yanından geçip gittiği insanlar onu istemsiz bir yarışma duygusuna sokmuştu ve önünde geçmesi gereken onlarca insan vardı. Onlar yürüyorken koşmak olmazdı. Caddeden çıkacağı sapağı bitiş çizgisi olarak koydu ve kimin o noktadan geçtiğini görmüş de olsa kendisinin birinci olacağını biliyordu. Çünkü onlar yarışın farkında değillerdi bu yüzden önde başlamışlardı. Fakat o da biliyordu ki kendisi gibi aynı yerden sapmayacak olanlar yürümeye devam edeceklerdi, bu saçma sapan yarışın bittiğini fark etmeden. Kendini o kadar kaptırmıştı ki baldırları yanmaya başlamıştı. Aslında sadece bir an önce eve varmak istiyor bu yarış da ona yardım ediyordu. Bitiş noktasına 4 kişi kala kaval kemiklerinin sızım sızım sızladığını ve baldırlarının neredeyse alev alacağını hissetti. Yorulmuştu ama spor olmuştu işte. Hem eve varacağı süreyi kısaltmıştı bu yarış. İçinden son düzlüğe gelmiş at yarışı seslendiriyordu. İçindeki ses yükseldikçe adımları genişliyor ve hızlanıyordu. Önündeki 3 kişiyi geçtikten sonra dördüncü kişinin 3 adım gerisinde buldu kendini. Bitiş noktasına 50-60 adım ya vardı ya yoktu. Belinde, bacaklarında kaslar gerilmişti iyice. Önündeki kadın bir yarışta olduğunun farkında değildi ama kulağında kulaklık, hışırtılı eşofmanlarıyla bu adam için ne kadar dişli bir rakip olduğunu gösteriyordu ki son 10 adıma yan yana girmişlerdi. Kadın dönüp bakmıyordu bile. Atkuyruğu yaptığı saçları yürüyüş temposundan bir sağa bir sola sallanıp duruyordu. Sıkı bacakları ve düzgün kalçaları “bıraksana yarışı ihtiyacın yok işte, bu yürüdüğün kadarı da formunu korumaya yeter” dedirtiyordu. Adam son 5 adım kala “bu yarışı kazanmalıyım yoksa bitiş noktasından bir adım bile ileri gidemem artık, çöker kalırım” diye geçirdi içinden ve son olduğunu düşündüğü enerjisiyle atağa kalkıp bitiş noktasına 3 adım kala 2 adım farkla yarışı kazandı. Yüzünde dünya şampiyonluğu kazanmış gibi bir gülümseme ve sevinç belirdi. Gururluydu. Yarışın ikincisi olan kadına döndü fakat kadın görünmüyordu. Yoksa o da mı aynı yerden dönmüştü? Beni geçti mi, yoksa yarış bitmedi mi? diye düşündü. Sağa sola baktı göremedi. Birkaç adım geri yürüdü köşedeki gazete bayiinin önünde yarışın ikincisi kadının gazete aldığını gördü. Manşetlere bakmak için erken diye alay etti kendi kendine evin yolunu tutarken. Yorgundu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Motor durdu. Kaput sıcaktı ve hırıldıyordu. Neden yapmıştı böyle bir şeyi ki? Neydi adımlarını hızlandıran bilmiyordu. Bir manik atak gibiydi, birdenbire parlayıvermişti. Bir an önce eve gitmeyi çok istiyor ve bu enerjisiyle çok şey yapabileceğini düşünüyorken bütün enerjisini tüketmişti. Ne zamandır ertelediği dekor değişikliğini yapabilir, atılacak büyük parça eşyaları dışarı çıkarabilirdi oysa. Şimdiyse bir duş ve ardından bir bira açıp pencerenin önündeki koltuğunda pineklemenin hayalini kuruyordu. Yapılacak onca şey bir kez daha erteleniyor, ertelendikçe başlanması güçleşiyordu. “Başlamak!” diye yankılandı sesi içinde. “Baş lamak” baş sahibi yapmak yani, akıllamak… Bütün yapmak istedikleri, başsız gövdelerdi ve kalabalık yapıyor, canını sıkıyordu. Başlamalıydı onları, bir yerden başlamalıydı onlara yoksa hayat berbat.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Rejenerasyon antrenmanı yapar edasında tutturduğu sağlıklı yürüyüşünü bir sigara yakarak sonlandırdı. Hayat vücudunda biraz daha normal akmaya başlamıştı. Yalnız hissetti kendini bir an çünkü evde biri olsaydı zamandan kazanmak için arayıp şofbeni açmasını söyleyebilirdi. Olsun yalnızlık ona dokunmuyordu. Bazen yalnızlık bile bana dokunmuyor diye kendini dokunulmaz, yalnız hissettiği de olmuyor değildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;Karşıdan karşıya geçmek için dört yol ağzında durdu. Yönetmensiz, anlaşmasız dört yoldan arabalar vızır vızır akıp gidiyordu. Bir arabası olsaydı ilk otoyola çıkışında bu şehri terk edeceğine emindi. Kısa süreli trafiğin sıkışmasından faydalanarak karşı kaldırıma varmak üzereydi ki sarı yol çizgisinin yola bir iki adım gerisinde kalakaldı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Adım atamıyor, bacaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Hayatında ilk kez böyle bir acı sınıyordu vücudunu. Geçip giden arabalar, insanlar onun için daha gürültülü ve daha hızlıydılar artık. Yapılabilecek tek şey bir taksi durdurup eve gitmekti. Yoldan kaldırıma çıkmak istedi fakat üzerinde durduğu bacaklar bacak değildi sanki kıpırdayamıyordu. Yaklaşan taksilerle ümitleniyor ama çok geçmeden dolu olduğunu gördükçe gözleri dolup dolup gözyaşları içine süzülüyordu. Bir an dörtyolda sıkışan trafikten bulduğu ilk boşluktan hızla çark etmeye çalışan boş taksiye ümitsizce elini kaldırdı ve taksi ani bir frenle 2 adım ötesinde durdu. Sadece 2 adım atmalıydı. Cesaretini toplamak ister gibi yutkundu. Bütün vücudundan destek alacak ve çok güç görünen bu 2 adımı atacaktı. İlk adımı atmayı başarmıştı ve hala ayaktaydı. Dört yandan korna sesleri, bağırıp çağıran insanlar üstüne üstüne geliyordu. Taksici hafif aralık camdan “hadisene be ağabeycim küfür yiyorum burada”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 125%;"&gt; diye söylendi. &lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial;"&gt;Tek adım kalmıştı sonra taksinin içindeydi. Arka kapıya doğru yöneldi ve taksinin hemen arkasında duran arabanın içindeki kadınla gözgöze geldiler. Adamın dudakları “Zeynep” diye kımıldadı. Kadın direksiyon başında adamı seyrediyordu. Adam taksinin arka kapısına doğru uzandı ve güçlükle kendini içeri attı. Ağrıdan gözlerinden yaşlar damlıyordu. Ne taksiciyle, ne başka biriyle gözgöze gelmek, karşılaşmak istemiyordu şu an hiç. O kadar çökmüştü ki acaba Zeynep arkamızda mıdır hala diye aklından bile geçirmedi. Öyle bir an, öyle bir gözgöze gelmeydi işte. Yıllar sonraydı ve çok zamansızdı şu an. Bu halde kimsenin onu görmesine izin vermezdi elinde olsaydı. Anlamış mıdır diye düşünüp durdu yol boyunca. Buna kafayı o kadar taktı ki bu ağrının neyin nesi olduğunu, nereden çıktığını bile düşünmek aklına gelmedi. Nihayet evin önüne gelmişti gelmesine de nasıl inecek, apartmanın kapısına ulaşmak için o basamakları nasıl çıkacaktı? Ağır hareketlerle şoföre parasını uzattı; biraz toparlanmak için zaman kazanmak istiyordu. Derin bir nefes aldı ve hızla kapıyı açtı. Arka koltukta kıçının üzerinde sürünerek sağındaki kapıya yanaştı, bacaklarını aşağı sarkıttı. Kapıdan, koltuktan kuvvet alarak kendini bir kuklayı ayağa kaldırır gibi ayağa dikti ve güçlükle bir adım ileri çekilerek hırçın taksiciye yol verdi. Bir süre olduğu yerde dikildikten sonra kuvvetini toplayıp bir adım attı, başını hafifçe sola çevirip gördü ki bir kadın ona doğru koşar adım yürüyor, yaklaşıyor derken kadın adamın kıyısında bitti ve ikisinden de hiçbir ses çıkamadan kadın adamın koluna girdi. Tek bir soru vardı adamın aklında, sadece tek bir soru, “Zeynep?” bir şeyler söylemek istedi, ona dokunmadan yürüyebilmek istedi fakat mümkün değildi. Zeynep’in elleri şefkatle dokunuyordu adama, kaygı yüzünden okunuyordu. Sonradan “yürürdün be, bir bokun yoktu, onun seni böyle görmesine izin vermemeliydin” diye söylenip duracağına emindi. Apartmanın basamaklarına geldiklerinde Zeynep koltuğunun altına girip adamın şaşkınlığını bin kat daha artırmış, mesafeyi ortadan kaldırmıştı. Ağır ağır basamakları çıkıyorlardı. Aralarında çıt çıkmıyordu. Apartman kapısından girip asansöre varmayı başardıklarında asansörün en üst katta olması bir kez daha gözgöze gelmelerine sebep olmuştu. İşte böyle geçiyordu yıllar. Her acelede, her ihtiyaçta en üst kattan çağrılıyordu asansör. Zeynep’in gözleri doldu. Adam durduğu yerde soğuk terler akıtıyordu. Asansörde birbirini hiç tanımayan iki komşu gibiydiler. Adam cebinden anahtarlarını çıkardı, asansörden indiler. Evin kapısını açarken dörtyoldaki korna sesleri, bağrışmalar adamın kulaklarında uğuldadı, hala öylece kalakaldığı yol kenarında gibiydi ve orada Zeynep’le gözgöze gelişini hatırlayıp bir an Zeynep’e döndü, kapıyı açtı. İçeri girer girmez, yardımsız, neredeyse sürünerek Zeynep’i bırakıp kendini koltuğa bıraktı, gözlerini kapattı. Zeynep salonun girişinde durup bir süre seyrettikten sonra ne yapacağını, ne olduğunu bilemez bir halde üzerini çıkardı. Şöyle bir etrafa göz gezdirdi. Her şey gayet düzenliydi, temizdi hoşuna gitti. Adam oturduğu yerde derin derin nefesler alıyordu. Gözlerini açıp toparlanmaya çalıştı ve güçlükle ayağa kalkıp ayaklarını sürüye sürüye duvarlarda terli ellerinin izlerini bırakarak mutfağa geldi. Ağrı kesici aranıyordu sağa sola bakındı buzdolabının üzerindeki kasenin içini yokladı eliyle ve birkaç ilaç içinden işine yarayacak ağrı kesiciyi buldu. Zeynep mutfak kapısının önünde dikilip yılların sessizliğini “ne içiyorsun sen?” diye sorarak bozdu su doldururken. Adam allak bullak olmuştu, her şey güçtü. Güçlükle “ağrı kesici” diye yanıtladı ve 2 ağrı kesiciyi avucuna alıp Zeynep’in şefkatle uzattığı suyla yuttu. Yatmalıydı bir an önce ama yürümek, ayakta durmak zulüm geliyordu, düşünceleri çekilmişti. Neyin nesi olduğunu, geçip geçmeyeceğini bilmediği bir ağrıyla uğraşmak zorundaydı üstelik yıllardır görmediği eski sevgilisi yanındayken. Mutfaktan çıkmak için bir adım atmaya çalıştı ve Zeynep’i koltuğunun altında destek buldu yine. Başka bir ağrıydı bu da, dayanılır gibi değildi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Uzanmış yatıyordu artık. Zeynep koltuğa ilişmiş adamı seyrediyordu. Zeynep meraktan çıldırıyordu, kaygılıydı. Bu sessizliği bozmak için yer arıyordu ikisi de. Zeynep silkinip hüzünlü, titreyen sesiyle “sen taksiye binmezsin, binsen arka koltuğa oturmazsın” dedi. Adam tebessüm edebildi sadece. Zeynep çok güçlü bir merakla, kaygı içinde “Nasılsın?” dedi. Adamın gözlerinin içine içine bakıyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;“Camdan, ince uzun birer deney tüpü gibi bacaklarım. Hani oyuncak bebeklerin bacaklarını söküp takardık da tam oturmazdı ya o bacaklar… Anladım ne çok acı, ne çok ağrı çekermiş o bebekler.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Ağır ağır konuşuyordu adam. Konuşurken gözleri doluyordu. Zeynep’in gözünde canlandı adamın söyledikleri, canı acıdı, içi ürperdi. Gözleri, aktı akacak damlalarla dolu “Peki neyin var? Neden? ” diye sordu ama sorunun cevabını almak istemiyordu. “Kahve içer misin?” diye ayaklandı kadın birden. “Sade, şekersiz?” adam gözlerini kırpmadan başıyla onayladı, tebessüm ederek. Gözlerini kırparak cevap vermeyi isterdi fakat kırpsa gözlerine dolan damlaların akıp gideceğini biliyordu. Zeynep mutfağa doğru yürürken gözlerindeki incileri düşürdü, adam yanaklarına… &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&amp;nbsp;Zeynep kahvelerle yaklaşırken “ben yine gelirim” dedi. Kahve fincanları elindeyken, parmağında pırıl pırıl yüzüğü görünüyordu. Kahveleri yaparken ağlamış fakat ağlamış yüzünü kamufle etmek için elini yüzünü yıkayıp, makyaj yapmıştı. Yüzük Zeynep’i bir an telaşlandırdıysa da adam “biliyorum” dedikten sonra rahatlamıştı. Sadece evlendikten sonra ilk karşılaşmanın tuhaflığıydı hepsi bu. Hem de böylesi tuhaf bir durumda. Adam konuyu “İyiyim ben bir şeyim yok” diyerek değiştirdi. “En azından bildiğim bir şeyim yok” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Zeynep’in kaygıları bir an olsun dağılmıyordu. Adamın kendinden bir şey sakladığını düşündü. Gözlerini dikip uzun uzun baktı. Adam bu bakışı tanıyordu. Tekrar, bildiği bir şeyinin olmadığını söyledi. Bu kez ikna etmişti. “O zaman bir doktora gideceğiz” dedi kesin ve net bir sesle. “Gideceğiz?” Adam önemsemedi masanın üzerindeki sigarasını istedi. Bir sigara çıkardı, yaktı. ”Sen içmiyorsun artık galiba?” Zeynep aynı kesin tonla “Bıraktım. 3 yıl oldu” dedi. O an her ikisi de geçmişi dillendirmemek için kahvelerine saklandılar fakat gözlerini kapatıp kimseye görünmediğini sanmak gibi bir saklanmaydı bu. Kahveler içilmeden soğurdu sevişirken. İkisinin de hatırladığı buydu ve büyüktü bu hatırlamanın sessizliği. “Benim gitmem gerek” dedi Zeynep. “Aklım sende kalacak üzgünüm ama… Lütfen yat dinlen sana yardım edecek birilerini çağır diyeceğim ama çağırmazsın ki! Biraz uyusan iyi edersin mutfakta yiyecek bir şeyler varmış, telefonunu, sigaranı buraya bırakıyorum yarın gelirim” dedi ve adamın üzerine eğilip yanaklarına birer öpücük kondurdu, elini tuttu ve bir şeyden sıyrılmak ister gibi dönüp kapıya yürüdü ve hiç tereddüt etmeden çıkıp gitti. Kapının kapanma sesi, rüzgarına ve adamın üzerine bıraktığı aynı parfümün kokusu adamı sarsmıştı. Her şey kafasının içinde uçuşup durdu ve biraz olsun hafifleyen ağrılar içinde uykuya daldı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 125%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; margin-bottom: .0001pt; margin-bottom: 0cm; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5968509096014069338?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5968509096014069338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5968509096014069338&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5968509096014069338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5968509096014069338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2011/11/buluttan-basamaklar.html' title='Buluttan Basamaklar'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Vx8lC7Obttw/TsQ4MSIb9ZI/AAAAAAAAAPY/DFtd4E0HNl8/s72-c/meltemkaya_bulut_resmi_%252829%2529%255B1%255D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-8043854038673827288</id><published>2011-08-20T06:03:00.001-07:00</published><updated>2011-08-21T11:04:38.412-07:00</updated><title type='text'>Pis Bir Yalnızlık</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-c8WSRWJ5aS8/TlFIpnEs0bI/AAAAAAAAAPM/_GR-mrNe494/s1600/joan-miro-artwork-large-59807.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-c8WSRWJ5aS8/TlFIpnEs0bI/AAAAAAAAAPM/_GR-mrNe494/s320/joan-miro-artwork-large-59807.jpg" width="223" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Akşam ne yediğini hatırlamak için ocaktaki tencerelere baktığında saat gece yarısını çoktan geçiyordu. Ocakta 3 tencere duruyordu ve leş gibi de kokuyordu, kapaklarını açtığında. Birinin içi yarım su doluydu, yağlı, salçalı, domatesli ve içinde tencerenin dibine, sağına soluna yapışmış patates, domates gibi parçalar vardı; bazı ince parçacıklar da paraşütlenerek suyun üzerinde yüzüyordu. Paraşütlenmek? Gökten sofra mı inmişti de paraşütlendirdim bir yemek ögesini bir satırda? Peygamberlerden birinin adı geçen böyle bir hikaye hatırlıyorum, Hz. Musa olabilir. Gökten sofralar iniyormuş da şükürsüzler bu sofrada mercimek niye yok, bu bulgur neden esmer değil filan deyince sofra kalkıvermiş. Sonra başlamış insanoğlu, insankızı karnını doyurmak için çalışmaya. O da perdeleri kapalı, karanlık, havasız ve leş gibi kokan bir mutfakta; sıçrayan yağların üzerinde, orasında burasında makine yağı gibi bir şeye dönüştüğü ve dökülen yemek parçalarının ısıdan kömür olup yapıştığı bir ocağın başında bu akşam ne yediğini hatırlamaya çalışıyordu. Daha birkaç saat önceydi, fakat hiçbir ipucu yoktu. Tencerenin birinde üstü yeşil, beyaz özel bir sos kaplanmış bir kaşık pilav; bildiğin küf! Diğerinde, dibinde donmuş bir tereyağı katmanı üzerinde tek başına öylece duran bir fiyonk makarna tanesi. Tencerelerde tabii bir sıcaklık yok. Bir sıcaklık yok tencerelerde. Hiç hatırlamıyordu akşam, daha birkaç saat önce ne yediğini. Yalnızdı…Çok yalnız… &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-8043854038673827288?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/8043854038673827288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=8043854038673827288&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/8043854038673827288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/8043854038673827288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2011/08/pis-bir-yalnzlk.html' title='Pis Bir Yalnızlık'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-c8WSRWJ5aS8/TlFIpnEs0bI/AAAAAAAAAPM/_GR-mrNe494/s72-c/joan-miro-artwork-large-59807.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-6869907988400309541</id><published>2011-05-25T08:14:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T08:15:31.552-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kimlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yürüyüş...'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='polis'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gece'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='devriye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rembrant'/><title type='text'>Gece Nöbeti</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ucyUtd83C5g/Td0cfquA1oI/AAAAAAAAAOg/FYJNF7aQI7w/s1600/722px-Rembrandt_-_The_Philosopher_in_Meditation.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="265" src="http://3.bp.blogspot.com/-ucyUtd83C5g/Td0cfquA1oI/AAAAAAAAAOg/FYJNF7aQI7w/s320/722px-Rembrandt_-_The_Philosopher_in_Meditation.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Evden çıkarken herkes uyuyordu. Karanlığın içinden parmak uçlarımda geçerek ustalıkla kapıya varmayı başardım. Kapıyı sessizce açıp kapatmak usta işiydi ve en önemli adımlardan biri buydu. Kapıya omzumla yüklenerek kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim. Kapı açılmıştı, apartmanın sensörlü otomatiğine görünmeden kapıyı kapatmayı da başardım. Sadece bir “çıt” sesi duyulmuştu. Kapıyı ben kapattım, “çıt” sesini ben duydum. Gecenin üçünde kim duyacak minicik bir “çıt” sesi? Bir halt ediyorsan bileceksin gerçekten onu senden başka bilen var mı diye. Sen silah taşıyorsun diye herkese bunu biliyormuş gibi bakarsan yakayı ele verirsin sonra. Bu saatte asansör kullanmak olmaz dedim bir anda. Asansör de eski püskü bir şey, kağnı gibi. Gecenin sessizliğinde bir çalışıyor, durduğun yerde asansör içinden geçiyor sanırsın. Merdiven iyidir. İnmek de, çıkmak da yararlı. 2 basamak indim ki yakalandım sensöre, apartmanın ışığı yanıverdi. Önemsemedim, sessizce ve hızlı bir şekilde vardım apartman kapısına. Önce bir kolaçan ettim ortalığı, kimsecikler yok. Bu şehir askıda sabahlık gibi oluyor geceleri. Gece hayatı denilen şey yalnızca gezip, içip eğlenmek mi? Gece hayatı, gündüz hayatı… çok içerliyorum gece yaşayan insanların çok şeyden mahrum edilmesine ya, bazen hoşuma gitmiyor da değil şu boş sokaklar filan. O sokaklardaydım işte. Bilmiyorum yolumu, ne taraftan gitsem. Issız bir adada gibi hissettim kendimi. En kötü karar kararsızlıktan iyidir diyip, yolun ortasında kabak gibi durmaktan kurtulmak için, yol kenarında park etmiş arabalara paralel bir yol tutturdum kaldırımdan kaldırımdan. Yürüdüğüm cadde bir sokağa bağlansın da rahat bir nefes alayım diye açtım pergelleri. Böyle durumlarda iki sokak arası uzun olan caddelerden çok hoşlanmıyorum. Bir yandan kafamın içinde senaryolar yazıyorum şöyle olsa n’olur böyle olsa n’olur filan diye. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Ve ilk devriye! Uzaktan gelen devriyenin mavi, kırmızı ışığı düştü karanlığa. Bu demek oluyor ki karşıdan yaklaşıyor panik olmamak lazım. Yol kenarında duran kamyonetin yanına sineyim de işi garantiye alayım, yoksa sokağa girene kadar pişti olurum diye hemen siniverdim kamyonetin lastiğinin dibine. Devriye arabası yaklaşıyordu. Burada yakalanırsam ellerinden öperim diye geçirdim içimden. Çünkü gerçekten epey marifet isterdi beni orada görmek. Mavi, kırmızı devriye ışığı ağır ağır güçlendi, beyaz kamyonetin üzerinden süzülerek, dizi dizi park halinde arabalara değip uzaklaşmaya başladı. Acele etmedim, bekledim iyice uzaklaşmasını. Işığın kaybolmasıyla biraz acele edip, ilk sokağa girmek için kalktım yerimden ve aynı dikkatle yürümeye devam ettim. Sokağın köşesine vardım ki sokağın içinden gelen bir araba görüp bir an geri çekildim. Emindim bu da bir devriyeydi. Siren ışıkları yanmıyordu, farları bile kısadan daha kısaydı. Cüce farları diye eğlendim kendi kendime. Kısa bir hesap yaptım durduğum yerde. Onlar sokağın köşesinde, döndükleri tarafın tersine de bakarlardı. Demek ki ben biraz önceki gibi durursam kabak gibi görünürüm diye düşündüm. Karşı kaldırım da iyi bir fikir gibi gelmedi çünkü cüce de olsa o farlar üzerime düşerdi. En güzeli bir arabanın ön tarafına sinmekti ama riskli bir hareketti bu. Onların döneceği tarafa göre yer değiştirmem gerekecekti ki, öyle de oldu. Onlar sokağın köşesinde göründüler, ben bir arabanın plakasına kafamın tepesini dayayıp durdum ve devriye arabasının durduğum tarafa döndüğünü görüp, emekleme, diz üstü arası bir ilerlemeyle arabanın yanına, kaldırıma attım kendimi. Onlar da geçip gittiler. Bilmiyordum hiç nasıl bitecek gece. Saklanarak yaşamak gerçekten çok zor. Kimin ne olduğunu, nereden çıkacağını bilemiyor insan. Bu saatte geçen arabaların yüzde sekseni polis arabası. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Karışacak bir kalabalık da yok. Bir yerde çay içmeye kalksam, gecenin bu saatinde taze çay, ancak taksi duraklarında olur. Bir de karakolda, ama bu ihtimali hesaba katmıyorum bile. Zaten gecenin bu saatinde karakola gidişim gitmek değil, götürülmek olur ancak. O zaman çay da vermezler orada bana. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Denize yaklaştım. Biraz deniz havası almak iyi gelir diye düşündüm. Fakat tren yolunu geçmem gerekiyor, alt geçidi kullanmak hiç mantıklı değil, resmi arama noktası orası. Demek ki biraz daha ilerdeki köprüyü kullanıp caddeye çıkacağım, oradan da direkt deniz kenarına… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Deniz kenarına indiğimde bir rüzgar esti yüzüme. Bir an boğulacağım sandım. Sanki nefes almıyordum, rüzgar alıyordum. Ciğerlerim rüzgarla doluyordu. Rüzgara rağmen kayaların üzerinde ayakta dikilmek istedim. saatlerce oturmak istedim. Belki sabahı kayaların üzerinde karşılayabilirdim. Bir şişe şarap ya da 2 kutu bira olsaydı tereddütsüz yerimi alırdım kayaların üzerinde. Bu kayaları da traşladılar dümdüz oldu hepsi saçma sapan. Üzerine ev yapacaklar sanki, hani kayaların üzerinde depreme dayanıklı oluyor diye. Deniz kumundan bina diken, bunu da yapar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Sahil boyunda gecenin bu vaktinde yürümek hiç de doğru değil aslında benim için. 100 metre ilerden arabalar geçiyor tek-tük de olsa. Bir devriye geçse, silüetim onlar için, tek başına. Açık hedefim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Deniz kenarı, rüzgar, saklanayım filan derken dünya yol yürümüşüm. Yoruldum tabii. Dönmeye mecalim kalmadı pek. Neredeyse sürüne sürüne dönüşe geçtim.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;Yürümek değil de kafanın içinde sürekli bir şeylere dikkat etmek zorunda olmak, planlar yapmak, saklanmak, kaçmak yoruyor insanı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Sürekli yol değiştirerek, ağaçların, arabaların arkasına saklanarak, kısa koşular, hızlı adım ve ağır adım yürüyüşlerle evin sokağına girdim ve hızla bahçe kapısına doğru yaklaşıyordum ki, sokağın bağlandığı caddeden bir polis arabası geçti. Bahçe kapısını açtım. Sessizce bahçe kapısının kilidini kapattım. Biraz önce caddeden geçen polis arabası hızla geri geri gelip sokağa girdi ve bahçe kapısının önünde durdu. Aramızda bahçe kapısı, yakalandım. Bahçeli bir nezaretteyim. Bir polis arabadan çabucak inerek kapının önüne geldi. Sanki bütün gece beni kovalamışlar gibi, onları yormuşum gibi bir kimlik göreyim dedi. Hızla sorularına devam etti, cevaplarını bile beklemeden. Kimsin, ne arıyorsun, ne yapıyorsun, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Kapının kilidini kaldırıp kapıyı hızla itti. Fark etmemişim. Kapı bir anda belden aşağımla bütünleşti ve sanırım ferforje bir işleme kaldı üzerimde. Güçlükle geri çekildim. Kimliğim yoktu. Hatta üzerimde hiçbirşey yoktu. Sorular silsilesinin içinden burada oturuyorum diyerek sıyrılmaya çalıştım. “Görürsün şimdi sen”den halli bir tavırla paçalarımdan boynuma kadar, ceplerimi de kontrol ederek üzerimi aradı. Ceplerim bomboştu. Ceplerimi parayla bile doldurmayı sevmiyorum. Ceplerimin ellerim içinde dursun diye var olduğunu sanıyorum. Cepsiz pantolonlar, hırkalarla ilk kez sahneye çıkmış bir oyuncu gibi oluyorum. Elim kolum fazla geliyor kimi zaman. Burada oturuyorum işte! Üzerimde ne anahtar var, ne telefon. Zili çal dedi sertçe. Apartman kapısının önüne gelip korkarak, çekinerek zili çaldım. Kapı bir türlü açılmıyordu. Polis, ne oldu, açmıyor kimse der gibi manidar baktı. Yürü lan! İki merdiven indim ki kapı otomatiği sesi duyuldu, kapı açıldı. Tabii ki bu onları ikna etmeye yetmedi. Bana yukarı kadar eşlik etti. Kapı aralıktı. Ev arkadaşım kapıyı aralık bırakıp yatağına dönmüş olmalı. İçeri girdim. İçerden kimliğimi getirip uzattım. Görüldüğü üzere tek suçum kimlik taşımamaktı. Yüzümde müstehzi bir gülümsemeyle iyi geceler dedim ve kapıyı kapattım.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-6869907988400309541?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/6869907988400309541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=6869907988400309541&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/6869907988400309541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/6869907988400309541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2011/05/gece-nobeti.html' title='Gece Nöbeti'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-ucyUtd83C5g/Td0cfquA1oI/AAAAAAAAAOg/FYJNF7aQI7w/s72-c/722px-Rembrandt_-_The_Philosopher_in_Meditation.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-2961788512700227971</id><published>2011-02-26T14:36:00.000-08:00</published><updated>2011-02-26T14:36:37.049-08:00</updated><title type='text'>Kuzeyli Bir Yabancıydı Hüzün</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-uZBZNq5glNw/TWl_aAD5TFI/AAAAAAAAAOU/TPbXytBb6uw/s1600/imagesCAB2FF9H.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" l6="true" src="https://lh3.googleusercontent.com/-uZBZNq5glNw/TWl_aAD5TFI/AAAAAAAAAOU/TPbXytBb6uw/s1600/imagesCAB2FF9H.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Sigara dumanlarının boğduğu odasının loş ışığında, adım adım gıcırdayan ahşap parkelerin üzerinde, ağır adımlarla yürüyerek penceresinin önüne geldiğinde tuhaf bir dinginlik içindeydi. Bir derinlik varsa da keder değildi; yüz hatlarına tebessüm gibi yerleşmiş bir hüzün vardı yüzünde. Keder bu topraklarda yaşıyordu, buranın yerlisiydi de, hüzün, kuzeyli bir yabancıydı onun için; soğuktu. Dimdik, mağrur postürüyle penceresinin önünde durup, uzun uzun, gözlerini çok seyrek kırparak dışarıya bakıyordu. Dışarıda, bakınca bile soğuk olduğunu hissettiren kapalı, ama berrak bir hava vardı. Havanın ve görünen her şeyin içinden içinden bir yeşil nehir akıyordu. Yeşil, buz gibi bir nehir akıyor, bütün kirini, pasını alıyordu görüntünün. Her şey berraktı bu yüzden. O, sokaklara bakarken sokaklar onun içinde yürüyordu. Uçurumdu, boşluktu ve onu içine alıyordu. Bir derinlik sarhoşluğuydu, kendini alamıyordu. Gözlerini uzun süre kırpmadığı için yaşla doluyordu, ama bir rüzgar yaşları gözlerinden kovuyor, içine çeviriyordu. Birden düşmekten kurtulur gibi vücudunu pencereden çevirip hızla, gıcırdayan parkelerin kısa, kesik gıcırtılarını ayaklarının altında duyarak kapıya yöneldi ve antika elbise askısından, kalın, siyah paltosunu giyip, güçlükle kapanan kapısını çarpıp çıktı. Odasında bıraktığı her şey titremişti, terk edilmişti sanki. Kapının çarpma sesi, döndüğünde onu karşılayabilirdi. &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Sokağa çıktığında tam da pencereden gördüğü gibi soğuk bir hava vardı. O buz gibi yeşil nehir, şimdi onun da içinden akıyordu. Çıkıp yürümeye başladığında adımları onun adımları değilmiş de, sanki biri onu gezdiriyormuş gibiydi; telaşsızdı. Caddeye çıktığında insanlar görmeye başladı, cadde kalabalıktı. Başını hiç aşağı devirmeden, gelip geçen insanların yüzlerine bakıyordu. Adımları zaman zaman yavaşlasa da hızlanmıyor, ilk temposunda sabit duruyordu. Gözlerini gelip geçen insanlara bakmaktan neredeyse hiç almadan, ellerinin gözleri varmış gibi hünerli, paltosunun cebindeki sigara paketinden tek sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirdi. Ağır zippo çakmağını nereye koyduğunu düşündü bir an, çok kıpırdanmak istemiyordu. Çakmağı o kadar ağır, varlığını belli eden bir çakmaktı ki, iç cebinde olduğunu anlaması pek de zor olmadı. Dudaklarında sigarasıyla yürümeye devam ederken, gözlerini düşürmeden, iç cebine parmaklarını uzatarak çakmağına ulaşmaya çalıştı. Fakat çakmağın, paltonun yırtık astarından aşağı kaymasına engel olamadı. Hafifçe paltosunun eteklerine doğru eğilerek, eprimiş astarın içinden çakmağı söküp aldı ve bir zafer sonrası gibi sigarasını yakarak, bu uğraş içinde yavaşlayan adımlarını eski temposuna aldı. Kadınlar, adamlar, genç, yaşlı çeşit çeşit insan; netlik yakındaki bir yüzdeyken, uzaktan flu görünen, ama yaklaştıkça netleşen yüzlerdeydi; uzaktan gelen netleşiyordu, net olan yani yakındaki geçip gidiyordu yanından, netleştikçe uzaktaki. Aynı penceresinin önünde durup baktığı gibi, gözlerini seyrek kırparak bakıyordu, gelip geçen insanların yüzlerine, birer birer. Uzun uzun yürüdükten sonra vapur iskelesine gelmişti. İskele tıklım tıklım vapur bekleyen insanlarla doluydu. Onların arasına karıştı ve oturan, ayakta duran, bir şeyler okuyan, yanındaki arkadaşlarıyla ya da telefonda konuşan insanların yüzlerine baktı. Birini arıyor gibiydi sanki. Upuzun ve kalabalık bir cadde boyu yürümüştü. Vapur beklerken bir an yorgun düştüğünü hissetti, üzgündü, umutsuzdu. Vapur yanaştığında inen insanlara baktı ve kapı açıldığında, içinde olduğu kalabalık, vapura doğru akmaya başladı hızla. Vapur tıka basa doldu ama o, vapura ilk ayak basanlardan olmasına rağmen kendisine oturacak bir yer bulamadı. Vapur hareket ederken ağır ağır içerde gezinmeye başlamıştı. Güverte ve kaptan köşkü hariç her yerden geçiyordu. Vapur içinde bir gezintiye çıkmıştı işte. Yolculuğun sonlarına doğru merdivenlerde oturup denize öylece baktı. Tek tük insanlar yukardan inip, ön sıralarda inmek için güvertede yerlerini almaya başladı. Çımacı, vapurun korkuluklarını çıkararak vapurun hangi taraftan yanaşacağını göstermişti, bu hareketiyle. İskelede bekleyen kalabalık gibi bir kalabalık arasında en ön sırada dikiliyordu. Sağına, soluna, arkasındaki insanlara bakıyordu. Vapur yanaştığında ilk inen insanlardan biriydi ve ağır ağır yürüyordu iskeleden çıkarken; koşturan insanların arasında. Meydana bakan bir çay bahçesinde oturdu. Bir sigara yaktı, bir çay söyledi ve uzun uzun meydanı seyretti. Vapurdan inen, vapura giden meydandaki insanlara baktı. Birini bekliyor gibi bakıyor, beklediği gelmiyor gibi hüzünleniyordu. Kalabalık bir caddede, kilometrelerce yürümüştü. Bir vapur iskelesi kalabalığında durmuş, bir vapur dolusu insan görmüştü. Belki daha fazlasını dönerken görecekti. Bu kadar insan görüp, birer birer yüzlerine bakıp, bir tek tanıdık bir yüze rastlamamıştı. Bir arkadaş, bir akraba, bir tanıdık, bir eski sevgili belki…&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu şehirden gitmenin vakti geldi de geçiyor bile diye mırıldandı ve çayını bitirerek parayı çay tabağına bıraktı ve hızla ayağa kalktı. Sanki şu an bu şehirden gidecekmiş gibiydi. Onlarca insan yüzünün olduğu evinin yolunu tuttu. Çarptığı kapının odadaki yankısı karşılayacaktı onu belki de…&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-2961788512700227971?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/2961788512700227971/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=2961788512700227971&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2961788512700227971'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2961788512700227971'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2011/02/kuzeyli-bir-yabancyd-huzun.html' title='Kuzeyli Bir Yabancıydı Hüzün'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh3.googleusercontent.com/-uZBZNq5glNw/TWl_aAD5TFI/AAAAAAAAAOU/TPbXytBb6uw/s72-c/imagesCAB2FF9H.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-273699674837993119</id><published>2011-01-13T22:00:00.000-08:00</published><updated>2011-01-13T22:07:24.578-08:00</updated><title type='text'>Yüksek Sahne</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TS_n92k_gpI/AAAAAAAAAOE/OzV9hBd3q6U/s1600/kalas_3crop.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TS_n92k_gpI/AAAAAAAAAOE/OzV9hBd3q6U/s320/kalas_3crop.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Bu iskeleden vapur geçmez. 11 katlı binanın 11.katında, kurulu iskelenin tepesindeyim. Hiçbir tomurcuğun başında dikilirken açtığını görmedim. Buradan bakınca, benim de buraya nasıl çıktığımı, nasıl indiğimi, uzun uzun bakıp göremiyor insanlar. Çevre binalarda, pencerelerde nöbete durmuş insanların, merakla beni seyrettiğini ve nasıl ineceğimi, buraya nasıl çıktığımı düşündüklerini hissederim. Bulunduğum katların pencerelerinde sıkı sıkıya örtülü perdeler olur hep. Bu yüzden de bu iskeleye vapur yanaşmaz, dümeni kırık vapurlar kalkar içimden, yolcusuz ve kaptansız. Hangi kattaysam Rapunzel’in saçlarından tırmanmışımdır onca yükseğe, Rapunzel’ime ulaşmak için. Sıkı sıkıya örtülü perdeler, gözlerime bir kara tül gibi örtülür. Defalarca düştüğümü görürüm, aşağı süzülen bir bez parçasında. Soğuk sıvayı sürerken sıcak duvarlara içim ürperir. Binaları giydirmek, makyaj ya da yüz bakımı yapmak gibi bir şey benim işim. Binalar çirkin, binalar büyük ve sevimsiz beton yığınları, betonlar kötü. Çirkinliği göze hoş hale getirmek benim işim. Renk ahenk boyamak, süslemek, temizlemek, ama bunu da istediği gibi yaptırmıyorlar adama. Ne renk diyorlarsa o renk, ee nerede ahenk? nasıl istiyorlarsa öyle işte. Bazen kendimi ilkokulda boyama kitabındaki o beyaz yerleri, doğru renkleri bularak boyuyormuş gibi hissediyorum. Elma hep kırmızı, yaprak hep yeşil, ağaç hep kahverengi, gökyüzü hep mavi olurmuş gibi doğrular. Benim için şu koca şehir yalnızca betonların renklendirildiği koskoca bir boyama kitabı… &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Yıllardır sorarım, neden hep yükseklerdeyim, ne arıyorum ben burada diye. Yüksek dedimse, yerden yüksek işte. Yere bakınca yüksek, göğe bakınca yerdeyim, ama bir pencerenin önüne geldim mi bahçe katında gibiyim. Yani her pencere önü zemin kat. Pencere önlerinde çiçekler oluyor bazı, içim açılıyor, o hasırlardan yapılan minik korkuluklar ne kadar da güzel görünüyor. Saksıların bir kenarında duruyor öyle, toprağa çakılmış. Bir de renk renk, çeşit çeşit rüzgar gülleri tabii. Bazen de, ne diyorlar şimdi “ferforje” hah! Öyle siyah, beyaz, ince bir demirden, çan gibi, zil gibi rüzgarda çın çın sesler çıkaran şeyler asıyorlar. Farklı yönlerde asıldığında bir orkestra gibi dinlenebiliyor. İnsan icadı olmayan seslere kulak verince harikulade bir orkestra duymak mümkün oluyor ama, bu koca şehirde nereden bulacaksın insan icadı olmayan bir şeyin olmadığı bir yer! Ben tırmanıp duruyorum yıllardır, şu hayretimden bir türlü sıyrılamadım gitti. Şu koskoca binayı insan yapıyor, bu, insanın kafasından çıkıyor öyle mi? Olacak şey değil yahu!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Evet, bu iskeleden vapur geçmez! Şu ayaklarımın altındaki, iki demirin üzerinde duran tozlu, kenarlarında taze, eskimiş, kırılmış kıymıkların, birer şeytan tırnağı gibi çıktığı; çünkü bu tahta parçalarına, bizi ne kadar yukarılara taşısa, ne kadar üzerinde tutsa da pek de iyi davranmayız. Yüzeyinde uzun çatlakların, irili ufaklı, içi, çevresi kararmış oyukların olduğu şu kalas üzerinde sahnede gibiyim. Ben anlatıyorum, şehir dinliyor. Şehir bakıyor bana oradan, her yerden. Nasıl ineceğime, nasıl durduğuma, nasıl kat değiştirdiğime, merakla bakıyorlar pencerelerden. Sonunu seyretmeden çıkıp gidiyorlar gibi geliyor bana hep ve nereden yakalarsan seyirlik bir oyun bu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 125%;"&gt;Çatıları görünen evler, kuşlar, bulutlar, geçen uçaklar, aslında tek tük olan, ama bu kadar yukarıdan bakınca sık görünen ağaçlar, sanki buradan ineceğim zaman, hepsi, her şey kaybolacaklar. Kaybolacaklar da bir pencerenin çerçevesinde bir perde açılacak ve ardından bir rüzgarla, balkonlarda, pencere kenarlarında asılı ziller, çanlar hep birlikte bir orkestrayı oluşturacak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-273699674837993119?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/273699674837993119/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=273699674837993119&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/273699674837993119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/273699674837993119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2011/01/yuksek-sahne.html' title='Yüksek Sahne'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TS_n92k_gpI/AAAAAAAAAOE/OzV9hBd3q6U/s72-c/kalas_3crop.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-628404990047924385</id><published>2010-12-27T20:48:00.000-08:00</published><updated>2010-12-27T20:48:13.109-08:00</updated><title type='text'>Gözlerim Nehirleşiyor Benim</title><content type='html'>&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:WordDocument&gt;   &lt;w:View&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:Zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:TrackMoves/&gt;   &lt;w:TrackFormatting/&gt;   &lt;w:HyphenationZone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:PunctuationKerning/&gt;   &lt;w:ValidateAgainstSchemas/&gt;   &lt;w:SaveIfXMLInvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:IgnoreMixedContent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:DoNotPromoteQF/&gt;   &lt;w:LidThemeOther&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:LidThemeAsian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:LidThemeComplexScript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:Compatibility&gt;    &lt;w:BreakWrappedTables/&gt;    &lt;w:SnapToGridInCell/&gt;    &lt;w:WrapTextWithPunct/&gt;    &lt;w:UseAsianBreakRules/&gt;    &lt;w:DontGrowAutofit/&gt;    &lt;w:SplitPgBreakAndParaMark/&gt;    &lt;w:DontVertAlignCellWithSp/&gt;    &lt;w:DontBreakConstrainedForcedTables/&gt;    &lt;w:DontVertAlignInTxbx/&gt;    &lt;w:Word11KerningPairs/&gt;    &lt;w:CachedColBalance/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:BrowserLevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;   &lt;m:mathPr&gt;    &lt;m:mathFont m:val="Cambria Math"/&gt;    &lt;m:brkBin m:val="before"/&gt;    &lt;m:brkBinSub m:val="&amp;#45;-"/&gt;    &lt;m:smallFrac m:val="off"/&gt;    &lt;m:dispDef/&gt;    &lt;m:lMargin m:val="0"/&gt;    &lt;m:rMargin m:val="0"/&gt;    &lt;m:defJc m:val="centerGroup"/&gt;    &lt;m:wrapIndent m:val="1440"/&gt;    &lt;m:intLim m:val="subSup"/&gt;    &lt;m:naryLim m:val="undOvr"/&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:LatentStyles DefLockedState="false" DefUnhideWhenUsed="true"  DefSemiHidden="true" DefQFormat="false" DefPriority="99"  LatentStyleCount="267"&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="0" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Normal"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="heading 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 7"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 8"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 9"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 7"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 8"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 9"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="35" QFormat="true" Name="caption"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="10" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Title"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="1" Name="Default Paragraph Font"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="11" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtitle"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="22" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Strong"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="20" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Emphasis"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="59" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Table Grid"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Placeholder Text"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="1" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="No Spacing"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Revision"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="34" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="List Paragraph"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="29" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Quote"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="30" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Quote"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 1"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 2"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 3"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 4"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 5"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 6"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="19" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Emphasis"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="21" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Emphasis"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="31" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Reference"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="32" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Reference"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="33" SemiHidden="false"   UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Book Title"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="37" Name="Bibliography"/&gt;   &lt;w:LsdException Locked="false" Priority="39" QFormat="true" Name="TOC Heading"/&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt; /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin;}&lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TRlr2xGKGOI/AAAAAAAAAN8/oPdicRc9wlI/s1600/Premade_room_by_blOntj.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TRlr2xGKGOI/AAAAAAAAAN8/oPdicRc9wlI/s320/Premade_room_by_blOntj.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;Gözlerim nehirleşir benim. Ahşap parkelerin üzerinde yalnızca, kenarları ahşap işlemeli, bordo bir berjer koltuk, dört ayağının tozlu puslu izi üzerinde öylece duruyor. Bomboş bir salonda; bu salon sanki bir bekleme odası, bir dans stüdyosuna da benziyor, duvarlar isli gibi bir karanlıkla kaplı, ama aynalar varmış sökülmüş, izleri duruyor duvarlarda. Koltuk dört ayağının izi üzerinde, ben koltuğun üzerinde, yığılmış gibi oturuyorum. Kocaman bir salonun penceresiz tarafında bir bordo koltuğun ucunda oturuyorum da arkama yaslanmış; kollarım, bacaklarım bana ait değilmiş ya da bir kuklaymışım da, iplerimden kurtulmuş gibi duruyorum öylece, devinimsiz. Tozlu parkelere bakıyorum; hafifçe kalkmış, sıyrılmış, çivileri paslanmış, araları açılmış parkeler… Kimbilir kaç yılın yan yana parkeleri, araları ne olmuş da açılmış kimbilir. Tozların dolduğu parke aralarını dolduran, zamanın kendisi gibi ve aralarını açan onların… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;Gözlerim… Yeşil gözlerim nehirleşir benim. Dolar, dolar da nehirler birikir gözlerimin içinde. Rengi açılır, berraklaşır ve buz gibidir böyle bir yeşilin içine düşsen, içinde dursan bir vakit, sürükler, götürür seni. Sonra bir şelale oluverir, kapıp koyverir beyaz köpüklerin arasında, sarıp sarmalayıp metrelerce yükseklerden aşağılara atar, köpüklerin arasına gömer gibi akar bir şelale, kafana kafana. Sonra, birkaç kulaç ötede dingin bir suya dönüşür. Bakar o gözlerime. Yalnızca o öyle bakar. Dalar gözlerimden içeri. Durur da, sürüklenir de; akar gider içimde. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;Yıllar önceydi, gözlerimin içine içine bakardı ve o demişti “nehirleşiyor gözlerin” diye. Öyle, dolardı gözlerim o bakınca. İçimde konuşuyor sanki. Öyle geçiyor ki, öyle dokunuyor ki geçtiği yerlerden, gitmiyor hiç. Bende seyretmeyeduruyor. O bende derinleştikçe, ilerledikçe, geriye gidiyorum ben. Akrep ve yelkovana bir lastikle gerilmişim de, onların tersine doğru fırlatılmışım gibi gidiyorum hızla, bütün o zamanı da alıp. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;Sokağın başındaki yanmış bir ahşap evden sözediyordu ve hala yandığından. Pencereden bakıyordum kapının önündeydi. Pencerede duruyordum, gitmeye hazırdı bıraksam. Yanına indiğimde bir dirseğini çöp konteynırına, bir elini cebine koymuş öylece bakıyordu bana. Karşısındaydım. Cebindeki eli, cebinde değil de yüzümdeydi sanki. Konuşurken nefesi değil de kelimeleri dokunuyordu yüzüme. “Gitmem gerek” dedim ona. Lanet olsun! Bunu kimbilir kaç kadından duyacaktı ve ben kaç adama daha söyleyecektim. Gitmem gerek! Gitmek gerekir bazen, ama hiç gitmedim ben. Zamanlar karıştı. Sanki ilerlemedi zaman da, derinleşti. Bizim yolumuz göğe paralel değil de dikey bir yol sanki; yerin dibine doğru bir derinleşme bizim yolculuğumuz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;“Gitmem gerek” deyip durdum. Kaçtım. O değdi, dokundu. durdum ben. Öylece salak gibi durdum. Durarak, hiçbirşey yapmadan, devinimsiz bir gitmek benimki. Kendimden çıkıp çıkıp kendimi gördüm, metrelerce yükseklerden, onu değil. Söyledikleri anlamlıydı, güzeldi, hoşuma gidiyordu ve bu yüzden belki de, gitmem gerekiyordu. Korkuyordum. Bana benden yakındı. Benden iyi, benden net, benden fazlasını görüyordu. Beni görüyordu. Beni görmeyen gözler, bana öyle bakmayan, bana öyle konuşmayan gözler istiyordum ve gidiyordum durmadan. O yanımdayken gidişim bir duruş oluyordu. O yokken duruşum bir gidiş… &lt;span&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;Bale pabuçlarım var benim beyaz, pembe. Parmak uçlarımda; yalnızca parmak uçlarımın zemine değmesiyle oluşan o plastik sesi çıkararak kendi içimde yürüyorum. Bu karanlık, tozlu ahşap salonda, ipi kopup bu koltuğa yığılmış bir kukla gibi oturduğum bu koltukta, belki de ilk defa ona yürüyorum. O yanan ahşap evin salonu da böyle miydi? Toz tutmuş penceresinden içeri sızan şu ışık, böyle mi dağılıyordu içerde? Peki bütün bunları dilime vuran, bana o ahşap evi hatırlatan şu isli duvarlar, şu tozlu ahşap zemin mi? Duvardaki ayna sökülmüş ama, kendimi görebiliyorum. Senin gördüğün gibi! Onun gördüğü gibi kendimi görebiliyorum! Bunlar senin gözlerin mi? onun gözleri mi bunlar? Gözlerim nehirleşiyor benim. Artık korkmuyorum da… Gitmiyorum bak! Ama gelmiyorum da değil mi? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;O gözleri buldum ben. O gözlerle gördüm kendimi. Hep bunu merak ettim. O gözler beni nasıl görüyordu…beni nasıl görüyordu o gözler, bunu merak ettim ben hep. Onları sana çevirmek hiç aklıma gelmedi benim. Hiç aklıma gelmedi…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 13pt; line-height: 115%;"&gt;Gözlerim nehirleşiyor benim. &lt;span&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-628404990047924385?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/628404990047924385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=628404990047924385&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/628404990047924385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/628404990047924385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2010/12/gozlerim-nehirlesiyor-benim.html' title='Gözlerim Nehirleşiyor Benim'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TRlr2xGKGOI/AAAAAAAAAN8/oPdicRc9wlI/s72-c/Premade_room_by_blOntj.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-1263344425027670900</id><published>2010-11-16T16:42:00.000-08:00</published><updated>2010-11-16T16:42:57.473-08:00</updated><title type='text'>Neden Ayrıldık?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TOMkuRtIgxI/AAAAAAAAAMs/UTwau14TcqA/s1600/127937-simple-black-square-icon-symbols-shapes-female-symbol.png" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TOMkuRtIgxI/AAAAAAAAAMs/UTwau14TcqA/s200/127937-simple-black-square-icon-symbols-shapes-female-symbol.png" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Klozet kapağı kırmızıydı ve tuvaletin kirli ışığında parlıyordu. Klozetin kırmızısı içine, çevresine yansıyor, yansıdığı yeri kırmızı gösteriyordu. Bu ışık oyununun ortasına işeyince kırmızı işediğimi sandım. Söylendim kendi kendime “neden kırmızı klozet kapağı koyarlar ki şuraya” diye, ama kadınlar böyle söylenmiyorlardı. Onlar bu ışık oyununa gelmeden kırmızı klozet kapağının üzerine, bu ışık huzmesinin içine oturuyorlardı. Kırmızı ışığın yansıması, bacaklarına, basenlerine vururdu ancak. &lt;br /&gt;Sarhoştum, gene kadınlar tuvaletine girdim. Erkekler tuvaleti doluydu, çok çişim vardı. Erkekler tuvaletinden bir farkı yoktu işte, her şey aynıydı. Neden ayrıldık dedim kendi kendime. Ayakta, aynaya yan bakarak kendimle göz göze geldim, “Neden ayrıldık” diye tekrarladım, aynadaki yüzüme karşı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokuldaydım. Sınıfın kızları bir şey söylerdi, bir şey yapardı. Ben onlara bir şey söylerdim, bir şey yapardım. Çoğunlukla saçlarıyla ve etekleriyle uğraşırdım. Bilirsiniz işte çocukluk… Derste, tenefüste didişir dururduk. Tenefüslerde ebelemece, elim sendecilik filan oynar gibi, koştururduk, gri taş üzerine beyaz, siyah ve gri noktaların olduğu soğuk koridorlarda, nefes nefese mavi önlüklü çocuklardık. Nefesine güvenen kızlar son darbeyi vurur ve sıkı bir depar atarak kızlar tuvaletine kaçardı. Ne sünnet, ne abilerden duyduklarım, ne filmlerde, dergilerde gördüklerim, ne de türlü bahanelerle soyduğum kızlar… Hiç biri böylesi durma, düşünme sebebi olmamıştır o zaman. Anaokulunda başlayan bu kovalamacaların kızlar tuvaletinin önünde bitiyor olması, ilkokul 1’deyken bir demet soru işareti oluşturmuştu zihnimde. Evet, orası kızlar tuvaletiydi, ama kapı eşiğinin ötesindeydi sadece beklediğim, görüyordum. Kızlar tuvaletiydi ve erkekler giremezdi. Kız çocuğu sadece hemcinslerini gördüğü bu alanı sığınak bellemişti. Vuruyor, kırıyor, yerin dibine sokuyor, sonra kızlar tuvaletinin eşiğini geçip korunaklı oluyordu işte. “N’apıyorsunuz burada?” diye içeri girmeyi zaten hiç düşünmemiştim. Aynı yılın sonlarına doğru sığınak düşmüştü. Çünkü içeri girmiş kovalamacaya sebep olan amacıma varmış, çıkmıştım. Eşik aşılmıştı ve artık kızların sığınağı öğretmenin etekleri oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç adımlık, kırmızı klozetleri olan kadınlar tuvaletinde, alt tarafına sıçrayan suyun lekelediği aynada yüzüme bakıyorum ve soruyorum tekrar, “neden ayrıldık?” Tuvaletin ahşap kapısını açtığımda dışarıda nasıl bir yüz ve nasıl bir bakışla karşılaşacağımı merak ediyorum sanırım. Müziğin yüksek sesi, iç içe gibi duran o kalabalık bu kapının ardında ve sanki sağır bu iki adımlık bu yer, bu kadınlar tuvaleti!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-1263344425027670900?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/1263344425027670900/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=1263344425027670900&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1263344425027670900'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1263344425027670900'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2010/11/neden-ayrldk.html' title='Neden Ayrıldık?'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TOMkuRtIgxI/AAAAAAAAAMs/UTwau14TcqA/s72-c/127937-simple-black-square-icon-symbols-shapes-female-symbol.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-8306484783949800772</id><published>2010-08-11T13:04:00.001-07:00</published><updated>2010-08-14T14:36:12.002-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ayrılık travmaları...'/><title type='text'>Ayrılık Travmaları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TGMFcMscjnI/AAAAAAAAAL8/VPSAbvc_PS8/s1600/images.jpeg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 247px; height: 204px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TGMFcMscjnI/AAAAAAAAAL8/VPSAbvc_PS8/s320/images.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5504249151579000434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ahşap barın cumbasında,  pencerenin kenarında oturuyordum. Belli belirsiz bir ışık, sanki kapı aralığından ahşap zemine vuruyor, ortamdaki duman ve toz ışığa çıkmak için birbiriyle yarışıyordu. Dudaklarımın arasına bir sigara sıkıştırmış, öylece bekliyordum. Ne elim masadaki çakmağa gidiyor, ne de birisi sigaramı yakıyordu. Önümdeki votka-martini öylece bana bakıyor, bardağın içinde tek başına eriyen buz, çoğunluğa karışıyordu. Dudaklarımda yanmayan sigaramla, efsunlanmış gibi başımı hafifçe çevirip etrafa baktım. Barın önünde dikilen kız, sanki durup dururken gelip, votka-martini bardağımı kafama geçirmiş ve sıkı bir tokat yapıştırmıştı. Durup dururken dalgındım ve şaşkındım şuursuzca, her şeyi ilk kez görüyor gibi ya da olan biten hiçbir şeyi görmüyor gibiydim. Gözlerimde anlamsız bir pus vardı ve ben, geçen her an o pusa teslim oluyordum. Sigaramın ucuna bakıyordum, boş boş. Baktıkça çoğalıyordu ve yanan sigaralar uzanıyordu karşımdan, sigarama. Gözlerimdeki pus ağırlaşıyor, içinde şimşekler çakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahverengi, kalın perdelerle örtülü pencereden sızan hafif ışıkla aydınlanan odada, duvara paralel yatakta, sıyrılmış bir çarşaf üzerinde oturuyorduk. Tekrara bağladığımız şarkı, “Dance me to the and of love” çalıyordu derin derin, Cohen’in sesinden. Susuyorduk yan yana. O ağlamaklıydı, ben sigara üstüne sigara yakıyor, gözyaşlarımı durduramıyordum. “Üzgünüm” diyebildi, üzerimizdeki ağır sessizliği kaldırarak, “Böyle bir veda olsun istedim, sonların da tadına vararak”… gürül gürül bir şeyler akıyordu içimde, konuşamıyordum, kelimeler içimde boğuluyordu. O, acının kuvveti ve günlerce içinde büyüttüğü sözlere hakimiyetiyle, “sevgili” sıfatıyla, ona yüklediğim tüm anlamlarla son kez yanımda durduğunu söylüyor ve hiç ayrılmayacağımızdan, hep bir arada olacağımızdan bahsediyordu. Yalnızca birbirimize öylesi dokunmayacak, sevişmeyecek ve birbirimize sevgili sözler sarfetmeyecektik. Şimdiye kadar üzerimizde duran bütün anlamlardan soyunacak, arkadaş olacaktık. “Seni kaybetmek istemiyorum!” dedi. Kendimi bulamıyordum artık. Daha iyi görmek, daha iyi anlamak için, ben çıplak gözle bakıyor, saydamlaşıyordum, o güneş gözlüklerinin ardından. Gözyaşlarım dinmiyordu. Damlaların birbirine değmediği, sağanak yalnızlıklar yağıyordu üzerime. Gözlerine çarpıp düşüyordu bakışlarım. Dokunduğumda titreyen kadın bir yabancıydı sanki. Bir denge buluyor, kaybediyor ve tekrar bulduğunda daha diri, daha güçlü durmaya çalışıyordu. Parmaklarının arasında çevirdiği, yanmayan sigarasını göstererek, “Son kez” dedi. “Son kez sigaramı sigarandan yakayım…” sigarasını dudaklarına götürürken, gözlerini dikmiş, parmaklarımın arasında duran sigarama bakıyordu. Zaman, gözümüzün önünden parmak uçlarında, adım adım geçip gidiyordu. İçimizden geçiyordu zaman, kalbimize saplanmış bir bıçak gibi içimizde dönüyor, döne döne parçalıyordu döndüğü yeri. Zaman, kanımıza dokunuyordu. Külü uzuyordu sigaramın, parmaklarımda. Ağzım yüzüm, elim ıslanıyordu. Dudaklarım birleşmiyor, sigara tutmuyordu. Küle uzuyordu sigaram, parmaklarımda. Cohen söylüyordu, o susuyordu yanmayan sigarası elinde, gözleri külünde sigaramın. Zaman bizi küle gömüyordu. Sigaramın uzayan külünde zamanla yarışmak, onun yanmayan sigarası, benim gözyaşlarım bir anda, kilometrelerce yüksekten aşağı bırakılmış gibi ani bir kahkahaya boğdu beni. Uzayan külde zamana karşı yarış devam ediyordu. Ben gülüyordum, o gülüyordu. Kül düştü yere, bıçak gibi kesildi kahkahası, silindi tüm anlamlar yüzünden. Ayağa kalktı. Tepemde öylece durmuş, “ne yaptın sen” der gibi bakıyordu, gülüyordum, duramıyordum, durduramıyordum. Hızla odadan çıktı. Açıldı kapı, kapandı. Kahverengi, kalın perdelerle örtülü pencereden sızan hafif ışıkla aydınlanan odada, duvara paralel yatakta, sıyrılmış bir çarşaf üzerinde kaldım. “Dance me to the and of love” çalıyordu derin derin, Cohen’in sesinden. Dans bitti… sustum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahşap barın cumbasında,  pencerenin kenarında oturuyordum ve votka-martini bardağımın içinde ateşler yanıyor, gözlerimdeki pus dağılıyordu. Barmaid, yaktığı kibriti bardağımın üzerinde tutuyor, gülümseyerek suratıma bakıyordu. Kibrit tükeniyor, ben sigaramı bulamıyordum. Cohen söylüyordu derin derin. Kirli sarı bir ışık, kapı aralığından sızar gibi masama vuruyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-8306484783949800772?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/8306484783949800772/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=8306484783949800772&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/8306484783949800772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/8306484783949800772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2010/08/ayrlk-travmalar-1.html' title='Ayrılık Travmaları'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TGMFcMscjnI/AAAAAAAAAL8/VPSAbvc_PS8/s72-c/images.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5940929775031387625</id><published>2010-03-07T15:56:00.000-08:00</published><updated>2010-08-04T16:19:51.684-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kopter'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kafa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayat...'/><title type='text'>Kafa Kopter</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S5Q92zb6ACI/AAAAAAAAAK8/lCV0iypUPjA/s1600-h/247242yehdwya8.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S5Q92zb6ACI/AAAAAAAAAK8/lCV0iypUPjA/s320/247242yehdwya8.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446045861127258146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çağrı en iyimizdi. Gerçekten, bende yalan yok. Biz atışırız filan ama, onun sanatına saygım büyüktür. O bir devrimci gibi icra eder sanatını. Bu sanata ciddi yenilikler getirmiştir. Onun gibi kafakopter, makas, nighty yapanı görmedim. Makas, nighty yaparken bir kaykay kullanışı var, şaheser! Yenilik budur işte! Bizim liderimiz gibi bir şeydi zaten. Bankaları da o seçerdi. Bir gün yanlış iş yaptığını görmedim. Belki birşey dışında. O bizi bırakıp gittikten sonra hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı. Bankalar da bize uyuz oluyor zaten. Mis gibi granitleri, cilalı mermerleri sırf bize inat değiştiriyor hepsi bir bir. Harbiye’de bir banka var ya hani, pavyonların orada, bir orası değişmedi. Biz de eskisi kadar sık takılamaz olduk zaten. Herkes para pul derdine düştü. Break danstan biriktirdiğimiz paralarla bir okul açacaktık, dans okulu. Çağrı çok uğraştı ama, olamadı, gitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gece başka bir bankanın önünde atışıyorduk. Dansla yatıp, dansla &lt;br /&gt;kalkıyorduk hepimiz. İşimiz de, hobimiz de, hayatımız da buydu bizim. İyi de para kazanmaya başlamıştık. Bizim atıştığımızı gören kalıyordu. Sürekli seyircilerimiz bile vardı son zamanlar. Hayalimize doğru kafakopter gidiyorduk anlayacağın. Bir gece seyircilerin arasından bir kız çıkıp, Çağrı’yı kutlamaya gitti yanına. Tam da şovun üzerine kaymaklı ekmek kadayıfı. Çağrı terden sırılsıklam tabii, nefes nefese, bir teşekkürle geçiştirdi kızı. Sonra konuştuk günlerce. “Ben aptalım, ben aptalım” deyip durdu. Basbayağı aşık oldu kıza. Sırf kızı göreceğim diye günlerce orada takıldık. 1 gün yok, 2 gün yok, 3 gün yok…1 hafta sonra çıkageldi kız. O zamana kadar ruh gibi olan Çağrı canlanıverdi. Gece bitti, Çağrı hemen kızın yanında bitti. Öğrenciymiş kız, psikoloji okuyormuş, sınavlardan ancak başını alabilmiş filan. Güzel de bir şey. Ben çok ömür biçmemiştim. 1 aya kalmaz kız kaçar gider diyordum. Çağrı’nın da ömrü uzun bir ilişkisine rastlanmamıştır zaten. Bu iş, bu hayat öyle bir ilişkiyi pek kaldırmıyor. Çağrı da çok seviyordu kızı. Baktım herif Tanburi Cemil Bey’den, Ercüment Batanay’dan başka bir şey dinlemez olmuş. Nasıl bir bünye adamdaki. akşam break dans, sonra musiki olmaz ki ama! Rakıya dadandı bir de. Yalnız yalnız içiyor öyle. Biz de dans dışında eskisi gibi görüşemez olduk ama, birbirimizi biliriz. Aşıktır dedik idare ettik. İyice salak oluyor aşık olunca. Bir gece yürüyoruz Harbiye’den Taksim’e doğru, içelim diye tutturdu. Tek kelime de konuşmadı çöküp oturana kadar. Dinliyorum dedim. “Ne halt edeceğiz lan biz?” diye sorup, birayı dikti kafasına. Dedim herhalde bunun kafası dumanlandı. Gene okkalı azar yiyeceğim dedim kendi kendime “çalışmıyorsunuz abicim, koşturmuyorsunuz” diyecek diye bekliyorum. “neyiz biz? Sokak dansçısı mı?” diye ard arda tuhaf tuhaf sorular… &lt;br /&gt;”sokağız biz, sokaklar bizim içimizde kafa yapıyor” dedim. &lt;br /&gt;“Hatunla 1 yıl oluyor…” dedi. Aptalladım ben de. Bakıyorum herifin yüzüne salak salak. Ne çabuk geçiyor zaman filan gibisinden dönüp duruyorum kendi içimde. Durum sandığımdan da ciddiymiş. Gözleri doluyor durup durup, hamile karılar gibi, dertleniyor, derin derin iç çekiyor durmadan. &lt;br /&gt;“tamam” dedi “hayalimiz hayal, sözümüz söz…” &lt;br /&gt;  “Ne halt edeceğiz lan biz? Ne halt edeceğiz?..”&lt;br /&gt;Herhalde bütün gece bu soru cümlesinin çevresinde kafa yapacağız diye geçti aklımdan. Bunun yüzü bir karardı, bir pus çöktü üstüne. &lt;br /&gt;“Hatun soruyor oğlum. Dans okulu filan yalan diyor. İnanmıyormuş. Güvenmiyormuş. Yolumuz yol değilmiş bizim. Kaygılanıyormuş çok. Yanlış anlama diyor. Bizim için kaygılanıyormuş. Benim için daha doğrusu. Doğru düzgün bir iş bul, hayatını düzene koy, istediklerine, istediklerimize böyle ulaşırsın… diyor. Peki…Ben biliyor muyum bunları? Farkında değil miyim ben bunların? Binbir zorlukla gelmedik mi bugünlere? Bir sürü ön yargıyı parçalamadık mı? Her şeyi göze almadık mı? Parasızlığın ne demek olduğunu bilmiyor muyuz? Yalnız banka önünde dans etmekle bir şey olacağını söyleyen mi var, her yere, her şeye saldırmıyor muyuz amacımız için? Bu işten çok paralar da kazanmadık mı? Kazanamaz mıyız hiç? Hiç mi olmayacak bir daha, buraya kadar mı? Biz bunu görmeyecek miyiz, ona göre bir yol çizemeyecek miyiz bir şey olamazsa? Düşünüyorum usta! Düşünüyorum ya, düşünmüyor muyum?”&lt;br /&gt;“biliyorum…düşünüyorsun…tırmalıyorsun…saldırıyorsun…o da amma yapmış ha!” diyebildim şaşkın, kesik kesik. Göğsüme bir ağırlık çöktü. &lt;br /&gt;“Haklı kız! Söylediklerinin hepsi doğru. Ama ben bunları bilmiyor muyum? Görmüyor muyum? Ulan ben yaşıyorum sıkıntısını! Acısını ben çekiyorum! Ne halt edeceğim, ne halt edeceğim diye tepinip duruyorum. Söylüyorum da! yol çetrefilli diyorum. İcabında başka işler de yaparım ama, bu işe yan çizmem diyorum. Yapmadık mı başka iş? Yaptık!..gene yaparız…sen kalk burnunun dibindeki adamın ne halde olduğunu görme, söylediklerini duyma bıdı bıdı konuş... Haklısın diyorum, biliyorum diyorum, konuştuk bunları diyorum değişen hiçbir şey yok, değişen hiçbir şey yok. Kendi de psikoloji okuyor daha. Bunun yükseği var, alçağı var. Ne yüksekler, ne alçaklar görecek daha. Düzenmiş! Düzen ha! Sen ne zaman gördün benim erken işim varken öğlene kadar uyuduğumu? Düzen…”&lt;br /&gt;Düzendir bizi düzen moruk! Senin dengen şaşmış hocam! Haklı filan da değil kız abicim! Kolayına olmuyor hiçbir şey bu hayatta! Mücadele denen bir şey var. Yükselip alçalan bir grafik çiziyordu Çağrı. Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık. Ne halt edeceğimi bilemedim.&lt;br /&gt;“Var var da…Bak dinle şimdi. Karar vermişim evleneceğiz. Hani nasıl olur bilmiyorum ama, itin götüne de soksalar, bizimkiler evlendirir beni. Mesele değil o. Düşünsene istemeye gitmişiz kızı, hoş geldin, beş gittin faslı bitmiş, kahveler içiliyor. Kızın peder sormaz mı oğlumuz ne işle iştigal ediyor diye? Sorar. Ne diyecek bizim peder? Sokakta dans ediyor, itlik yapıyor, kafasının üstünde bir dönüyor görmeyin mi diyecek? Yaaa…”&lt;br /&gt;Bastım kahkahayı! Daha önce benzer şeyleri duyardım Çağrı’dan ama, mesele yaşandı mı, durum vaziyeti göründü mü daha bir sarıyor insanı, düşündürüyor. Bak ben hiç düşünmemiştim bunu. “oğlunuz ne iş yapıyor? Sokak dansçısı!” &lt;br /&gt;“Ne olmuş abicim oğlumuz sokak dansçısıysa. Kız bankanın önünde dans ederken gördü, içerde para sayarken değil ki!” dedim. Çok eğlendim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağrı bizi de, kızı da bırakıp gitti. Çok uzaklarda şimdi. Çok uzaklarda…ne yapıyor, nasıl şimdi kimbilir…biz de festivallerden filan cebe indirdiğimiz paralarla küçük müçük ama, açtık okulu, tırmalıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5940929775031387625?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5940929775031387625/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5940929775031387625&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5940929775031387625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5940929775031387625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2010/03/kafa-kopter.html' title='Kafa Kopter'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S5Q92zb6ACI/AAAAAAAAAK8/lCV0iypUPjA/s72-c/247242yehdwya8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5387795646069254513</id><published>2010-01-24T13:28:00.000-08:00</published><updated>2010-01-24T13:30:37.408-08:00</updated><title type='text'>Tecrit</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S1y7zoeHWJI/AAAAAAAAAKI/p1UHAeC1F2I/s1600-h/dusunenjl9.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 220px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S1y7zoeHWJI/AAAAAAAAAKI/p1UHAeC1F2I/s320/dusunenjl9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5430421746413426834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;       Hiçbir babaya böyle yatmak yakışmıyor. Bilmiyorum belki de müstahaktır kimine ve kimine göre. Doktorlar senin öleceğine kendimi alıştırmamı söylüyor. Serumlar, oksijen, tahliller…hemşirelerin, doktorların biri gidiyor biri geliyor. Her an yeni terimler, yeni sözcükler giriyor dağarcığıma. Gözlerin yarı açık, donuk, bilincin kapalıymış. Günlerdir uykusuz ve yorgun bekliyorum burada(neyi?). Hiç konuşamadığım gibi konuşuyorum seninle. Sen konuşamıyorsun ama….biliyorum biliyorum sen konuşamıyorsun diye ben böyle…Galatasaray’ın maçı var bugün. Biliyorum şimdi, maça gidecek durumda değilsin. Şimdi maça gidecek durumda değilsin baba. Televizyon veriyor maçı bugün, açarım televizyonu. Hastane odası işte! Sessiz sesler damlıyor içime. Şu serum torbasından damlayan gibi, buz soğukluğu, donuyor damarlarım, içim üşüyor. Bugün doğum günüm. Yolu yarıladım, geldim 35ime. Sen bilmiyorsun bunu. Gözler donuk, yarı açık ve bilinç kapalı. Bu bilmediğin bilmem kaçıncı doğum günüm. Kimbilir belki ben baba olunca anlarım. Nazım diyor ya “Zordur babalık zanaatı da”, “doğacak çocuğumdan geri, babamdan ileriyim” bu satırlar ne kadar çok şey anlatıyor bana, bilemezsin. Odamda Nazım resimleri, kitapları, dilimde, gönlümde satırlarıyla, sesiyle dokunurken en ince dalına kalbimin; Nazım sevdayken, öfkeyken, umutken odama adım atmıyordun. Vatan haini Nazım! “Neden?” diye öfkeyle, anlamaya çalışarak bazen, sorardım. “Vatan haini işte!” Ters bakışlar fırlatırdın, çerçeveli resimlerine. Çerçevenin camından sekip gönlümü yakardı bakışın. Ölü adamların resimleriyle dolduruyordum odamın duvarlarını. Öyle kalabalıktım ki yalnızlığımda, anlatamazdım. Nazım vatandaşlığa kabul edildi baba! Beni mutlu etti mi bu? Hayır… &lt;br /&gt;önceleri sadece seni tahrik etmek için anarşik, devrimci, solcu, komünist oldum. Sadece bu yüzden resimler astım duvarlarıma, kitaplar okudum. Anlat diye, konuş diye…çok sevdim onları sonra. Onları buldukça seni kaybettim. Onlara yaklaştıkça uzaklaştım senden. Eve ilk Cumhuriyet gazetesi soktuğumda neye uğradığımı şaşırmıştım. Madımakta yakılıyordum, taşlanıyordum sokakta, linç ediliyordum, coplanıyordum. “Bu eve Cumhuriyet giremez!” Bu eve Cumhuriyet giremez…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstediğin gibi bir evlat olamadım. Bunun için uğraşmadım da. Çünkü ben…çünkü, ben…&lt;br /&gt;Nefes alış verişleri seyrelmişti. Sesim sessiz, sesim titreyerek “hemşire!” dedim. Ne onlar duydular, ne ben yerimden kımıldayabildim. Nefes alış verişlerin seyrelmişti. Güçlükle kalkabildim yerimden. Koridorda görünmemle hemşirenin koşması bir oldu. Sonra doktorlar, dışarı çıkardılar beni. Kapı açıldı, kapandı. Açıldı…kapandı…oksijen tüpü, şok cihazı, doktorlar, hemşireler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastanenin yangın merdivenindeyim, içim yanıyor. Denizlere koşmak istiyorum. Rüzgarlara karşı durmak, öylece. Denizlere…koşmak…&lt;br /&gt;Fırtınada balığa çıkmıştık. Sırf inadımdan! O gün balık tutulmayacağını da, denize çıkılmayacağını da biliyordum. Denizi, balık tutmayı seviyordum evet. Bunu birgün yapabileceğimi de biliyordum. Ancak seni yakalamak istiyordum ben ve seninle hayatı! İçimden balıklar geçiyor şimdi. &lt;br /&gt;Kapı açıldı. Doktorlar, hemşireler, getirilen cihazlarla bir bir çıkıyorlar. Yerimden fırlayıp kapıya vardım. Yakaladığım doktor “başınız sağolsun!” dedi. Sadece bunu söyledi ve gitti. &lt;br /&gt;Cumhuriyet’te vefat ilanın çıktı baba!&lt;br /&gt;Cumhuriyet’te vefat ilanın çıktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimden balıklar geçiyor…&lt;br /&gt;Bana bir yatak bile vermediler. Sadece 4 duvar. Ayakkabılarımı aldılar. Kesici, delici ne varsa, burada yok. Yapıyorlar sakinleştiricileri, tıkıyorlar buraya insanı. Tıkıyorlar ve işte böyle taşıyorsun burada. Bir yatağım bile yok diyorum. Uyumayı sevmiyorum dedimse bu kadar da demedim ki! Bu Hipokratların bir şeyden anladığı yok. O sarı saçlı doktor bi ara babanı anlat dedi diye mi bunca gevezelik ettim ben(?) Doktorlarla polisler yer değişmeli. Bunlar konuşturmayı, onlar yatıştırmayı biliyor nasılsa. &lt;br /&gt;“Hey! Oradakiler ne kadar kalacağım ben burada?! Çişim geldi. Üşüyorum da.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5387795646069254513?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5387795646069254513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5387795646069254513&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5387795646069254513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5387795646069254513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2010/01/tecrit.html' title='Tecrit'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S1y7zoeHWJI/AAAAAAAAAKI/p1UHAeC1F2I/s72-c/dusunenjl9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-4746821235588914393</id><published>2010-01-17T03:54:00.000-08:00</published><updated>2010-01-17T04:01:24.555-08:00</updated><title type='text'>Mutluluk</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S1L8B44Tt4I/AAAAAAAAAKA/DAvWpPzOptM/s1600-h/18.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 221px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S1L8B44Tt4I/AAAAAAAAAKA/DAvWpPzOptM/s320/18.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5427677610313496450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;       Fırtına bütün gece yeryüzünü ters-yüz ederken böylesi duru bir sabah beklemiyordum. Dostlar puslu havalardan, puslu havalarda geçen hikayelerden pek hoşlanmıyor, “Gene mi kasvet!” diye sitem ediyorlar. Puslu havaların kasvetli olduğuna pek katılamıyorum. Nehir gibi geliyor puslu kış sabahları bana. Aslında donmuş bir şey için için akıyor gibi, öyle serin. İşte öyle bir sabah! Durduğum, baktığım yer için için akıyor içime. &lt;br /&gt;Aldığım sıcacık poğaçaları denize inene kadar, yürüye yürüye bitirdim. Elimde 5 tane gazeteyle, kahvemi de alıp, sahilde akşama kadar bir banka çakılmak istiyorum. Bunun hafta sonuyla özdeşleşen bir hareket olması tuhafıma gidiyor. “Bugün Pazar mı? Pazar mı bugün?” diye sorup duruyorum kendime. Kolombiyalı kahvemi alıp, nihayet akşama kadar ikamet edeceğim banka yerleşiyorum. Denize bakıp gitme isteğimi sektiriyorum suyun üstünde. Kararlıyım! Didik didik edeceğim gazeteleri bir bir. Bu isteği sebepsiz bulaşık yıkama isteğine benzetiyorum nedense. Saatlerce yıkanmak bilmeyen bulaşıklara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an gazetelerden başımı kaldırıp baktığımda karşımdaki resim aynıydı. İnsanlar geçiyordu içinden. Gittikçe çoğalan insanlar…&lt;br /&gt;Saat biraz geçmişti. Puslu günleri bu yüzden de seviyorum. Çünkü, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabah hissi uzayıp gidiyor, gün boyu. Resmin içinden eşofmanlarını giymiş tempolu-ağır yürüyen, koşan, bisiklet süren, bebek arabasını iteleyen, patenli, kay-kaylı, köpekli geçerken insanlar; uykularından uyanmış, dinç kafalarıyla geçerken; 40 yaşlarında, yorgun, kısık gözleriyle sabahı, insanları süzen bir adam ağır ağır yaklaşıyordu, parmaklarında sigarasıyla. Telaşsızlığına bir de hüzün yerleştirmiş bu yorgun adam, hemen seçiliyordu seyrek kalabalığın arasında. Onu seyretmeyi bırakıp gazetelerime döndüm. Çok geçmeden adam bankın dibinde durdu,  “oturabilir miyim?” diye sordu. Hemen yanımda üst üste duran gazeteleri topladım. Bir süre ayakta denize baktıktan sonra, seyrettiğim yürüyüşü boyunca nefesini tutmuş gibi dolu ve derinlerden gelen nefesini bırakarak oturdu. Bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim, sağa sola bakındım, onun bir şeyler söyleyeceğini sandım fakat, arkasına yaslandı, kollarını göğsünde bağlayıp, gerinir gibi ayaklarını uzattı. Hiç konuşacak gibi durmuyordu. Yeniden gazetelerimi karıştırmaya başladım. 2 tam sayfa röportaj vardı. Yeni bir tiyatro açılmış, dünya kadar para dökülmüş, inşaatında bilmem kaç kişi çalışmış, bilmem kaç ay sürmüş falan filan… Koskocaman da fotoğrafı var adamın. Röportajı okumaya koyuldum. Gazetemin üzerinde bir çift; altları torba torba olmuş, çökmüş, kısık kısık bakan göz hissettim ve başımı çevirip baktığımda yanımdaki adam, “Çok yakın arkadaşımdı” dedi. “Kim?” diye bakarken ben, “röportajını okuduğun adam…çok yakın arkadaşımdı” diye tamamladı. Kederliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“25 sene önce tiyatro okuyan, heyecanlı birkaç arkadaştık. Birkaç yıl birlikte koştuk her şeye, her yere. Asi çocuklardık. Evden kovulmalar, kavgalar, yiyecek paramız yokken ucuz şarap almak için para aranmalar, sabahlara kadar okumalar, tartışmalar, susmalar, kahkahalar, gözyaşları ve sahne…ve alkışlar…”&lt;br /&gt;Kısık gözleri dalıp dalıp duruyor, derin derin iç çekiyordu. Bana konuşmuyordu. Ben bir ağaçtım. Rüzgardım ben, denizdim, çakıl taşıydım. Sadece orada mıyım değil miyim diye bakıyordu. “Sonra?” diye sordum, aceleci.&lt;br /&gt;“Sonra…arkadaşlarım arasında mesleği, bir altın bileziği olmayan bir tek ben vardım. Hepsinin ya aileden gelen yürütebileceği bir işi, ya da bir mesleği vardı, dönüp durup yapabileceği. Kimi mimardı, kimi öğretmen, kimi avukat…bu meşhur insan da marangozdu. Baba mesleği…nasıl da imrenerek bakarım hala marangozluğa, boyacılığa. Zanaat başka bir şey, usta oluyorsun, dünyanın neresine gidersen git marangozsun, boyacısın, elektrikçisin. Ben bir yazmak, bir oynamak derdine düşmüş gitmişim, gözüm hiç birşey görmüyor. Bu körlüğe göre tembelim de! Takılıp dururum bir şeylere, sütten kesilen bebekler gibi kalırım. Ağlarım sızlarım ama, nafile! Hep bir yerinde durdum bu işin. Bir ucundan tuttum. Hiç birşey beceremediğim zamanlar oldu, seyirci oldum ya da okudum, yazdım. Git gide azaldık. İnsanlar zamanla elini eteğini çekmeye başladı tiyatrodan. Tabii para…geçim derdi…benim varsa, tuzum kuru mudur bilmiyorum. Bu da o elini eteğini çekenlerden. Dekorasyon mağazaları, atölyeleri, şunları bunları var şimdi. 15 senedir filan sahneye çıkmadı. Tiyatro, araba kullanmaya, bisiklet sürmeye benzemez. Paslanır insan. Yıllar sonra sahneye çıkmak azap olur. Zaten titreyen dizlerin çözülür kalırsın öyle. Dert edinen için yapamamak da başka azap. Şimdi hiç birşey 15-20 yıl önceki gibi değil. Başka bir anlayış var üstelik. Paramız var, mutlu olacağız. Peki biz? Mutlu olacak, onu bekleyen, hazırlayan insanlar mıyız? Bir kıymeti var mı böylesi bir mutluluğun?..” &lt;br /&gt;“Gelmese de olur dediğin zamanda gelen adalet gibi” diye mırıldandım.&lt;br /&gt;“Çan çaldıktan sonra gelen papaz gibi” dedi gülümseyerek. &lt;br /&gt;Konuşup anlaşmadan birlikte kalkıp, gazeteleri bankta bırakarak bir uzun yürümeye koyulduk. &lt;br /&gt;Nehir gibi serin, coşkun, puslu bir kış sabahı karmakarışıklığımlayım.&lt;br /&gt;“İçerim yanıyor a dostlar, dışarım serin…”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-4746821235588914393?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/4746821235588914393/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=4746821235588914393&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4746821235588914393'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4746821235588914393'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2010/01/mutluluk.html' title='Mutluluk'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/S1L8B44Tt4I/AAAAAAAAAKA/DAvWpPzOptM/s72-c/18.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-459541760529983177</id><published>2009-12-20T10:00:00.000-08:00</published><updated>2009-12-20T12:01:13.930-08:00</updated><title type='text'>Başka Bir Sabah</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sy6CP3d8JYI/AAAAAAAAAJk/b3SQTrRbNJA/s1600-h/karak%C3%B6y"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sy6CP3d8JYI/AAAAAAAAAJk/b3SQTrRbNJA/s320/karak%C3%B6y" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5417410610872460674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu vapur da bir türlü hareket edemedi canım. Hiç birşeyin tarifesine, hiç kimsenin tarifine de güven olmuyor artık. Hava iyice ayaza kesmiş, iliklerime kadar ıslanmış, bir de rüzgar yemişim üstüne. Hasta olacağımı hissediyorum. Üst katta, kantinin yakınındaki cam kenarına attım kendimi hemen, kaloriferin dibine. Ne olursa olsun yaz-kış kıçta otururum. Kışın tek başıma, kendi kendime birşeyler mırıldana mırıldana. Annem kızıp durur vapurlarda rüzgarı yiyorsun hasta oluyorsun diye. Hastalığa davetiye çıkarmayı çok seviyormuşum. Ben denizi seviyorum, rüzgarı seviyorum, bunu gören yok. İçerdeyim demek, vapurda değilim demek. Nasıl da boğuyor içerdeki hava. Neyse biraz olsun kaloriferin dibinde ısındım da kendime geldim. Çay ocağının çizgi halinde yükselen buharı görünüyor, oturduğum yerden. Yağmur eğri eğri camları çiziyor. Karşı çaprazımda oturan bir çift, mutlu sevgili tablosu çiziyor. Televizyondaki tehditkar ses, telaşlı bir profil çiziyor. Karşı cam kenarında oturan keçi sakallı çocuk, dizinin üzerine koyduğu deftere birşeyler çiziyor. Onun hemen yanındaki kız okuduğu kitabı satır satır çiziyor. Gemiler denizi çiziyor, uçaklar göğü çiziyor. &lt;br /&gt;Vapur bir türlü hareket edemedi. Gözlerim kapanıyor. Sıcak oldu. Genleştim. Akşam vakti işlerinden, okullarından çıkmış yorgun insanlar, evlerine gidiyor ve bu manzara çok düşündürüyor beni. Tekrar sabah olacak diye mırıldanıyorum ve hala Karaköy iskelesi yazısını görmek sinirimi bozuyor. Hala insanlar geliyor, geziniyor ortalıkta. Anlamıyorum, vapurun dolmasını mı bekliyoruz? Dolmuş mu ulan bu!..Artık evime gitmek istiyorum. Sırılsıklam ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp, soyunmak istiyorum bu soğuk kıyafetimden, bir an önce. Bir an önce sıcak bir suya girmek, sıcak bir yatağa atmak istiyorum kendimi. Sıcak birşeyler içmek geçiyor aklımdan ama, vapur kantini boykotumu hatırlıyorum ve sigara yoksa kahve yok diyorum. Başımı vapurun soğuk, buğulu camına yaslıyorum, başım üşüyor. Bir yere yaslamalıyım başımı, yoksa düşüyor. Kapşonumu kafama geçirip yaslıyorum başımı cama. Dizlerim kalorifere dayalı, koltuğun kolçağı böğrüme giriyor. Önüm arkam, sağım solum Karaköy iskelesi! Artık yalnızca sesler duyuyorum. Kesik kesik, yakın uzak, kadın erkek...bir uğultu...&lt;br /&gt;Burnun kapısı açıldı, bir rüzgar, bir serinlik girdi içeri. Biraz çıkıp hava alsam diye düşündüm ama, parmağımı kaldıracak, gözümü açacak takatim yok. O kadar soğuğun üzerine, genleşecek kadar ısınmak alt üst etti tabii bünyeyi. Biraz kestirmek iyi geldi. Nasıl kestirmekse bütün sesleri duyuyor, herşeyi görüyorsun da güya uyuyorsun işte. Yalnız, bir iş var bunda. Hala Karaköy iskelesinde olamayız. Ben bu kadar uyumuş olamam...Şafak mı söküyor?&lt;br /&gt;3 kez gözümü açtığımda gördüğüm, “Karaköy iskelesi” yazısıydı. Vapur da bomboş. Bir dakika... insanlar geliyor. İlk vapura kalmışım! Etrafıma bakıyorum. Hesap sormak istiyorum birilerinden. Beni neden uyandırmadınız diye bağrıp çağırmak geliyor içimden. Basbayağı şafak söküyor ve biraz daha durursam ilk vapurla Kadıköy yolcusuyum! Hipnotize olmuş gibi ayağa kalkıp, vapura doluşan insanların tersine, vapurdan çıkmaya çalışıyorum. Bir sigara yakıp iskelenin önünde, bir İstanbul sabahına, bir İstanbul gecesine ve kendime hayret ediyorum. Erkenci balıkçılara, martılara, erkenci işçilere bakıp, bugün yol parasını bedavaya getirdim diye mırıldana mırıldana yürüyorum, kuşluk vaktini İstanbul’un, deniz kenarından ve rüzgarı karşıma alarak, balık pazarına doğru. Taze, sıcak simit, bir demli, sıcak çay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-459541760529983177?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/459541760529983177/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=459541760529983177&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/459541760529983177'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/459541760529983177'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/12/baska-bir-sabah.html' title='Başka Bir Sabah'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sy6CP3d8JYI/AAAAAAAAAJk/b3SQTrRbNJA/s72-c/karak%C3%B6y' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-9064198565769872593</id><published>2009-11-25T11:57:00.000-08:00</published><updated>2009-11-25T14:03:08.185-08:00</updated><title type='text'>Karga Karga “Gak!” Dedi...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sw2pe42Z9II/AAAAAAAAAIY/Yzm8Xs9JCI8/s1600/yagmurdaki_kargalar.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 256px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sw2pe42Z9II/AAAAAAAAAIY/Yzm8Xs9JCI8/s320/yagmurdaki_kargalar.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5408165075663582338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bundan yaklaşık 500 yıl evvel bir yarımadada, sultanlardan bir sultan, zaferler kazanmış, aradan yıllar geçmiş de bir saray yaptırmıştı. Hem tahtta hem bu alemdeki son yıllarını, sarayında bir çeşit inziva hayatı yaşayarak geçirmek arzusundaydı. Devlet işlerinden uzaklaştığı da, en mühim kararların alındığı, devlet erkanının karargahı da bu haşmetli saray olmuştu. Büyük hükümdar her fırsatta sarayın bahçesinde yürüyüşler yapıyor, kuşları besliyordu. Öyle ki kargalara imrenerek bakıyor, kısacık ömrüne hayıflanıyordu. Genç yaşında devraldığı taht büyüklerinin ömrünü tüketmiş, ölümlerini hızlandırmıştı. O da aynı kadere boyun eğeceğini düşünüyor, kargalara tahta geçmeleri için espriler yapıyordu. Saray halkı sultanlarının delirdiğine hükmediyor, onun saraya alıştırdığı kuşlardan, bilhassa kargalardan yaka silkiyordu. Kırdıkları cevizlerin hadde hesabı yoktu, pisliği de çoktu. Sarayın hizmetlileri bu konuyu sultanlarına açmak istiyorlardı lakin, kellelerini ortaya koymanın bir alemi yoktu. Zaten sultan delirmişti kuşlarla konuşuyordu, e ömrü de çok kalmamıştı. Kargalara kalsa bunlar bütün saray halkını gömer, mezar taşlarında ceviz kırardı. &lt;br /&gt;Bir sabah sultan ağırlaştı ve her zaman bahçede olduğu saatte yatağından kalkamadı. Bütün kargalar sarayın bahçesinde toplanmış, sultanı çağırıyor, feryad figan nidalarla tüm sarayı inletiyordu. Sultanın hayıflandığı kısa ömürcüğünün vadesi dolmuştu artık ve bütün bir gün ağır ateşler içinde kıvranan yorgun bedeni geceyarısı kendini bırakmıştı. Sultanlarının ani ölümüne pek şaşıran, üzülen saray ahalisi bir yandan da gece gündüz dinmeyen karga seslerinin sorumlusu olarak onu görüyor ve büyük öfkeyle kargalardan kurtulmaya çalışıyorlardı. Tahta geçen nice hükümdarlar kargalar için çözümler üreterek başlıyorlardı işe. Her gelen hükümdar sarayın sınırlarının daraltılmasında, kargalar uzaklaşmıyorlarsa, kargalardan uzaklaşmakta buluyorlardı çareyi. Seneler sonra tahta geçen bir hükümdar sarayın yüzbinlerce metrekarelik bir alana kurulduğunu fakat, bu alanın asırlar boyunca yüzde 11,4 daralan saray sınırlarının çok ciddi boyutta değerlendirilmesi gerektiğini düşünerek bu daralmaya son vermişti. Uzun yıllar sürüp giden karga-saraylı kavgası başka bir sarayın yapılmasıyla son bulmuş, saray halkı yeni saraya ve devamında yapılan saraylara dağılmışlardı. Bu kavgadan galip çıkan kargalar çoğalarak, terk edilmiş sarayda kendi sarayları gibi bağıra çağıra, yürüyüp uçuyor, sarayın tarihi mermerlerinde cevizlerini kırıyorlardı. &lt;br /&gt;Son hükümdar, bütün heybetiyle devletini upuzun bir masa çevresinde, ingiliz kraliçesinin hediyesi görkemli avizenin altında topladı ve kargalar basmış sarayı ziyarete açmaya karar verdiğini açıkladı. Salonda bir uğultu koptu kopmasına ancak, bu karar hem o sarayı terk edilmişlikten kurtaracak, hem yabancıları ağırlamak, onlara devletlerinin büyüklüğünü göstermek için kullanılacak ve belki kargaları da kaçıracaktı. Tez elden karar uygulamaya geçti. Sarayın kapıları ağır ağır açıldı ve sarayda içeriden dışarıdan bakım onarım ve temizlik yapılmaya başlandı. Kısa sürede misafirlerini ağırlamaya başlayan sarayda ne kargalar, ne sesleri eksik olmamıştı. Kargaları soran yabancı misafirlerini “padişahsınız çatlak sesler muhakkak olacaktır” diyerek cevaplayan hükümdar kurduğu bu geçiştirme cümlesiyle çaresizlikten derin felsefelere de girerek çeşitli kılıflar uyduruyor ve beğeni kazanıyordu. Misafirlerin memnuniyeti yayıldıkça yayılıyor, saray ziyaretçi akınına uğruyordu. Sarayı tamamen ziyarete açmak ve saray hazinesindeki eşyaları sergilemekte çare bulan hükümdar bu kararı hayata geçirememiş de olsa pek memnun olmuş, son yıllarını da huzur içinde geçirmiştir.&lt;br /&gt; Cumhuriyetin kurulmasıyla halkın ziyaretine açılan, kargaların tarihi mermerlerde ceviz kırmaktan, çalışanlarınsa kargalarla uğraşmaktan vazgeçmediği saray, tarihi mermerleri sökülerek yerine arnavut kaldırımlarının yapılması, saray duvarları boyunca ceviz ağaçlarının dikilmesiyle Dünya sarayları arasındaki yerini hala korumaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-9064198565769872593?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/9064198565769872593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=9064198565769872593&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/9064198565769872593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/9064198565769872593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/11/karga-karga-gak-dedi.html' title='Karga Karga “Gak!” Dedi...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sw2pe42Z9II/AAAAAAAAAIY/Yzm8Xs9JCI8/s72-c/yagmurdaki_kargalar.gif' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-4070639090700010060</id><published>2009-09-22T08:40:00.000-07:00</published><updated>2009-09-22T08:44:22.600-07:00</updated><title type='text'>Ekim'de Ada'ya</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SrjwqhSTbNI/AAAAAAAAAIQ/act5R-cnnWM/s1600-h/yaprak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SrjwqhSTbNI/AAAAAAAAAIQ/act5R-cnnWM/s320/yaprak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384317967801740498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Nizami Bey öldü.&lt;br /&gt;Daha dün, Necmeddin amca çardakta akşamüzeri otururken “Yapraklar da döküldü Nizami Bey” dediğinde, Ekim ayı boyunca Ada’ya gideceğinden sözediyordu. Hele şu hafta bi geçsindi. Gece vakti, değil ciğerleri, duvarlar sökülürcesine öksürüğüyle uyandım. Alışmıştım artık onun öksürüğüne ama, bu kez başkaydı. Asansörde filan karşılaştığımızda hep mahcup, boynu bükük dururdu. Fötr şapkası, Yaşar Kemal gözlükleri, köstekli saati, takım elbisesi, sedef kakmalı bastonuyla tam bir İstanbul beyefendisi; öksürüğünün duyulduğunu elbette biliyor, komşularının gözlerine bakmaktan kaçınıyordu. Öksürük bu öyle kavga gürültü değil ki. 40’tan fazla kedisi vardı evde. Bir de alerjisi varmış kedi-köpeğe. Çok da severdi hayvanları.&lt;br /&gt;Bir sabah apartmanın içinden kedi miyavlaması duyup açtım kapıyı; kedi çığlığı dendir ona, nasıl bir miyavlama! Bembeyaz, pamuk gibi bir yaratık kaçmış gelmiş kapının önünde, bas bas bağrıyor. Aldım kucağıma doğru üst kata, Nizami dedelerinin kapısına. İçerde kediler senfoni orkestrası gibi. Nizami bey, Yaşar Kemal gözlüklerinin arkasından gözleriyle gülümseyerek, sevecen karşıladı ve içeri buyur etti bizi. Kediler, Nizami bey nereye giderse peşinde. Kedilerden güç bela bir yer bulup iliştim. Nizami bey de kucağından bırakmadığı İran kedisiyle karşıma kurulup, “Ben” dedi. O anda eminim “Ben” yerine, “Ben”i çağrıştırmayacak  bir kelime bulsa onu kullanacaktı. Bir insan bu kadar kendisini dışarıda tutarak “Ben” diyebilir. Bir öksürük aldı Nizami beyi ki, paniğe kapıldım. Su, ilaç filan getirmek istedim fakat, bir yandan eliyle “Otur otur” diye işaret ediyor. &lt;br /&gt;“Yıllarca kedilere karşı büyük bir nefretle yaşadım. Hiç sevmedim onları. 20’li yaşlarımda sevmeye çalıştım ama, ancak 40’ıma geldiğimde bir kedim oldu.” Dedi. Hiçbirşey sormak, söylemek istemiyordum, gözlerinin içine içine bakıyordum. O kadar güzel ve o kadar tane tane bir Türkçeyle konuşuyordu ki.&lt;br /&gt;“5 yaşındaydım” diyerek koltuğun koltuğun arkalığında takılı duran sedef kakmalı bastonunu aldı, elinin üzerine çenesini dayayıp dalıp gitti, pencereden dışarı.&lt;br /&gt;“Sonbahardı. Çimenlerin üzerine kuru kuru yapraklar dökülmüş, onların arasında bir sağa sola koşturuyordum. Kuru yaprakları, onları ezince çıkan sesi ve alıp saatlerce incelemeyi, o incecek damarkları, yaprakların kıvrılışını çok severdim. Okaliptüs ağacı vardı bizim apartmanın boyunu geçerdi, çok uzundu, çok geniş. Onun dibine geldiğimde duyduğum kuş cıvıltılarından farklı bir cıvıltı duydum. Okaliptüsün bir yerinde bir uş yuvası vardı belli ki. Ben okaliptüsün geniş gövdesi çevresinde, toprağın üzerinde duran kalın kökleri üzerinde gezinirken yuvadan düşen bir yavru kuşu kuru yaprakların arasından almak için koştum. Koştum ama yetişemedim.. apartmanın arsız kedisi çoktan kapmıştı onu. Kuşu kedinin ağzında gördüğümde delirmiştim sanki. Kedinin ağzına bir tekme attım, kuş bir tarafa, kedi bir tarafa savruldu. Savruldu ama kuş çoktan ölmüş, kedi ikinci hamlede yavru kuşu alıp, kuytuya kaçmıştı bile. O gün okaliptüsün dibine çöküp saatlerce ağladığımı hatırlıyorum.”&lt;br /&gt;Öyle bir anlatıyor ki Nizami bey; 80 yıl öncesini dün gibi ve aynı duyguları yaşayarak. Kuru bir yaprak gibi savruldum rüzgarında.&lt;br /&gt;“O günden sonra, yıllar boyunca yanıma gelen kedileri, bazılarını yanıma çağırıp hep tekmeledim. Çocukluk işte! Hiç sevmedim bu yaratıkları ama, ilk kedim olmadan önce çok düşündüm, çok üzüldüm. O gün okaliptüs ağacının dibinde ağlayan, çaresiz çocuk gibi ağladım. Onlardan özür dilemeliydim. Nerede biçare; ıslak, üşümüş, itilmiş, atılmış bir kedi gördüysem aldım getirdim, aldım getirdim. Her biriyle ayrı ayrı ilgileniyorum yıllardır. Yasakmış! Yok alerjiymiş de bilmem neymiş, doktorlar halt etmiş. İnsanlar birbirlerini öldürüyor, yaralıyor bakıyorsun adamın yüzüne duvar daha duygulu, daha insani geliyor. Nefretle bakıyorlar birbirlerine, çevresine. Bir ’merhaba’ küfür gibi algılanıyor. Şu güzelim bitkiler bile biraz ilgiyle ne güzel çiçekler açıyor. Konuştuğum zaman öksürük de tutmuyor bak!..”&lt;br /&gt;Nizami bey ne kadar güzel düşüncesiyle öyle mahcup duruyorsa asansörde aynı ince düşünceden nasibimi almış, yormamak, rahatsız etmemek için müsaade istedim. Kapıya kadar uğurladı beni ve kapı ağzında “Ekim’de Ada’ya! Rakı içmeye…” dedi gülümseyerek.&lt;br /&gt;Ekim’de…Ada’ya…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-4070639090700010060?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/4070639090700010060/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=4070639090700010060&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4070639090700010060'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4070639090700010060'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/09/ekimde-adaya.html' title='Ekim&apos;de Ada&apos;ya'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SrjwqhSTbNI/AAAAAAAAAIQ/act5R-cnnWM/s72-c/yaprak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-4883741618014131193</id><published>2009-08-16T19:28:00.000-07:00</published><updated>2009-08-16T20:01:45.390-07:00</updated><title type='text'>Çapariz</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SojH-oE0QWI/AAAAAAAAAH4/nCKRdgfdgFg/s1600-h/fener.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 232px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SojH-oE0QWI/AAAAAAAAAH4/nCKRdgfdgFg/s320/fener.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5370762434362753378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aziz, Recep’in çalgılı kahvesinden çıkıp, Cankurtaran fenerinin önünde göründüğünde İsmail’le biraları almış, ziftleniyorduk kayaların üzerinde. Vızır vızır arabalar geçiyordu. Aziz koştura koştura geldi, tepemize dikildi. Siyah deri ceketi, soluk siyah tişörtü, kirli sakalları, siyah kot pantolonuyla, ayaklarına geçirdiği eski püskü, tozlu ayakkabılarını dizlerimin dibine sokarak öylece durup, batmakta olan güne baktı. Aşağıdan heybetli görünen bu adama bakmaktan boynum tutuldu artık. “Adam bir otur!” dedim ama nafile. İsmail bir bira da ona açtı, uzattı. Aziz gözlerini bir an baktığı ufuktan ayırmadan alıp, sıkı bir yudum çekti birasından. “Recep’in kahvede Rüstem vardı gene. Dağıttı, perişan etti namussuz! O ne klarnet çalmak öyle… Gönlüm buruştu şerefsizim!” diye söylendi. İsmail’le gözgöze geldik, Aziz’in etekleri altında. Belli dumanlanmış kafası. Çektim oturttum aşağı. Bir dikişte bitirip attı tenekeyi. “Bu herif klarneti eline alınca nasıl oluyorum biliyor musun?” dedi. “Hani yakıyoruz ya ateşi içine pet şişe atıyoruz… O pet şişe… o kızıl alevlerin arasında büzüşüyor ya… Hah! İşte aynen öyle…” dedi. İçim ürperdi oracıkta. Rüzgar da ısırmaya başladı. Aziz bir bira daha açınca zuladaki biralar günü batırmaya yetmeyecek diye düşündüm ki,  “Bu kadar mı?” dedi Aziz. “Biz nereden bilelim abi kafanın dumanlı geleceğini…”   mırıldandım öyle. İsmail “Yürüyelim şöyle sahil boyu?..”  diye bir reçete yazdı ama, sarmadı Aziz’i bu akşam. Uzun yürümeleri meşhurdur Aziz’in. Durmak yorulmak bilmez o. Öyle tempolu filan da yürümez. Yılan gibidir Aziz; böyle geçtiği yere siner, sindirir attığı adıma geçtiği yerleri. “Bişiy mi var? Bişiy mi oldu?” dedim. “Yok be öyle efkar yaptım işte.” Dedi. Bir şey olsa anlarım ben. Bu öyle bir şey değil. Heyheyleri üzerinde işte. Aziz bu! Bu Aziz’den bi cacık olmaz bugün. İsmail de dikmiş gözlerini Aziz’e bakıyor. Hani bekliyor ki iki kelam etsin. Ben kestim ümidi, sustum oturuyorum. Sağa sola bakınıyorum. İnsanlar gelip geçiyor. İçiyorlar, çekirdek çitliyorlar kayalıklarda çoluk çocuk, baloncu, mısırcı ve seyyar akıllılar yol boyunca. Baktım Sarayburnu tarafında bir gelin arabası duruyor ışıklarda. Tuttum kolundan Aziz’i, dedim “Kalk!” İsmail, Aziz bir ağızdan “N’oluyor lan?!” dediler ama, karar verdim ben. “Çocukluğun be abicim!.. Kalkın da yürüyün, karşıya geçelim!” salak salak baktı ikisi de yüzüme. “Gelin arabası geliyor oğlum! Ayıktın mı?” yapıştırdım İsmail’in omzuna tokadı anladı. Aziz çakıldı kaldı kaldırımda. Arabalar geçiyor, karşıya geçmemiz lazım kaçıracağız gelin arabasını, bu duruyor. Güle oynaya çekiştire çekiştire geçirdim karşıya ikisini de. Başladık beklemeye. Bekle bekle bi türlü yaklaşmaz oldu bu araba. Aziz arabayı görmüyor bana söyleniyor “Hayallenip duruyorsun akşam akşam” diye. Meğer orada duruyormuş araba, ışıklarda değil. Ama gelecek elbet. Aziz sukoyvermek üzere, İsmail arada yola çıkıp, gözlüyor filan. İsmail yolun ortasında “Geliyor!” diye bastı yaygarayı ama, kendi kaldı yolun ortasında, ambulans ezecekti bi de. Çocuklar gibi şeniz. Nerdeyse 15 yıl sonra gene aynı yerden gelin arabası durdurmak…&lt;br /&gt;İsmail yerinde duramıyor. Hoplaya zıplaya bekliyor arabayı. Arabanın önüne attı kendini. Aziz, trafik polisi gibi yaklaştı arabaya. Eliyle “Camı aç” işareti filan yapıyor. İsmail de arabanın önünde, arabayı tutuyor bizim tüysiklet. Ben de gelinin oturduğu tarafta duruyorum, koydum elimi arabanın üstüne. Damat yerini yadırgamış olacak kapıyı açıp, dışarı çıktı. İsmail pişmiş kelle gibi sırıtıyor, “Mutluluklar dileriz damat abi” diye atıldı. Aziz şöyle bir baktı damada. “Mutluluklar” demeye kalmadan, gelin çıkıverdi kapıyı açıp. Geline baktım. Aziz’e baktım. Aziz arabanın üzerinden gördü gelini, gelin Aziz’i. Gözleri çığlık çığlık, hani diyor ya şair “Nasıl gözgözeyiz ansızın bir infilak!”&lt;br /&gt;Aziz elinin tersini damadın omzuna koydu. Gözlerini ayırmıyor gelinden. Önüne ne çıkarsa devirecek gibi. Aziz’in dudakları “Şükran”, Gelinin dudakları “Aziz” diye belli belirsiz kımıldadı. Çarpa çarpa büyük aşkı çarptı oltaya iyi mi?Aziz oldu çapariz…&lt;br /&gt;İsmail yeni çaktı mevzuuyu, çekildi arabanın önünden, damat 3 zarf uzattı Aziz’in gözüne gözüne, kapattı menzilini. Aziz damadın omzuna iki pış pış yaptı, gözleri aynı noktada. Bir an kımıldamadı. Damat anlam veremeden arabaya atladı, Şükran arabanın içine eridi sanki. Basıp gittiler. Geride o ateşin içinde büzüşen pet şişe gibi gönlü buruşuk, bir başına Aziz kaldı. Öylece kaldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-4883741618014131193?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/4883741618014131193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=4883741618014131193&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4883741618014131193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4883741618014131193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/08/capariz.html' title='Çapariz'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SojH-oE0QWI/AAAAAAAAAH4/nCKRdgfdgFg/s72-c/fener.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-4078181828002791781</id><published>2009-08-09T18:30:00.000-07:00</published><updated>2009-08-09T18:32:31.632-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mahalle'/><title type='text'>İbne miyim ben?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sn94jrqnjEI/AAAAAAAAAHw/bqc3xRJyLTs/s1600-h/mahalle+bask%C4%B1s%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 215px;" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sn94jrqnjEI/AAAAAAAAAHw/bqc3xRJyLTs/s320/mahalle+bask%C4%B1s%C4%B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368141835261152322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açtığımda gözlerinden ateşler fışkırıyordu. Gözlerini gözlerime dikti, gözlerimin içine içine öyle bir bakıyordu ki!.. “N’oluyorsun?” diye sordum. Sertçe “Sus!” diyerek ağzımı kapattı, ayağıyla kapıyı itti. Antrede tuhaf bir şekilde ayakta dikiliyor, bakışıyorduk. Korkuyordum. Beyaz, şilebezi gömleğinin kolunda kan lekeleri vardı, bir şey diyemedim. Aniden dudaklarıma yapıştı, bir taraftan da eli saçlarımdaydı, saçımı çekiyordu. Ona böyle ne olduğuna anlam veremedim. Kapıdan çıkan adamla, karşıladığım adam arasında dünyalar kadar fark vardı. Üstümü başımı yırttı. Yüzünde en ufak bir sevgi ifadesi yoktu. İfadesi donuk, gözleri tüyler ürperticiydi. Benim sevdiğim, aşık olduğum adam değildi o! Hayır beni dövmedi ama, hoyrattı! Elleri, vücudu, şiddetle yanıyordu. Çıplak tenime tokatlar atıyordu. Kendimi onunla birlikteyken ilk kez mal gibi, et yığını gibi hissettim. Ben onun için ben değildim. Aşık olduğum adam bana tecavüz etti! Üzerimden inip yanıma geçtiğinde gözlerini bir noktaya sabitlemiş, öylece durdu. Yaşadığım şoktan sonra kendimi toparlayıp ne olduğunu soracak oldum, beni duymuyordu. Hayır hayır! Eminim duymuyordu beni, sustum. Birden bir fırtına koptu sanki, deli gibi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, haykırıyor gibiydi. Ben hayatımda böyle ağlayan birini hiç görmedim! Yüreğim sallandı. Bütün gece durmaksızın ağladı. Ağlaması dindiğinde gelip yattı göğsüme, sustu. Özür diler gibiydi, çok üzgündü. “Canım?” dedim. “Seni seviyorum” dedi. Kalktı, piyanosunun başına gitti, sanki dokunamıyordu. Oturdu tabureye omurgası dik duramıyordu. Kamburunu çıkarmış, tabureye yığılmış gibi oturuyordu öylece.  “Ben söyledim oraya gitmeyelim diye…” dedi. Kelimeler ağzından güç bela dökülüyordu. &lt;br /&gt;“Altı üstü bir tavla oynayacaktık! Emrah siyah, kumaş pantolonu, siyah gömleğiyle, sivri burun, kösele ayakkabılarının topuklarını asfaltta tecrübe eder gibi, topuklarına basa basa yürüyor. Kaç yıllık arkadaşım Emrah!.. Bir süredir kendimi onun yanında bir eşya gibi hissediyorum. 7-8 tane merdiven çıkıp, verniksiz, ıslak odundan yapılmış gibi duran ağır kapıyı itip içeri girdik. Emrah önde, ben arkada. İçerde kapının malzemesinden yapılmış küçük, yedi cücelerin masaları gibi masalar var, etrafında 3-5 hasır tabure. Mehter marşları filan çalıyor, bangır bangır. İçerde müşterinin telepatik varlığı bile yok. Birkaç delikanlı, oturmuşlar cüce masalarının etrafına muhabbet ediyor. Emrah sağ omzunu hafiften aşağı düşürmüş, delikanlılardan birine ‘Selamünaleyküm bilader’ dedi. Bütün masa görüp ayaklandı. Tokalaştılar, kafalarını tokuşturdular. Öylece kaldım. Ben de biliyorum ‘Delikanlı’ olmayı, öyle yürüyüşü, racon kesmeyi, benim de kaslarım, yumruğum var. Bir tanesi elini uzattı ‘Ben Şükrü’ dedi, sertçe sıkarak elimi. Oturdum aralarına. İlk kez gittiğim yer değil ama, ilk kez görüyorum hepsini. Yani, bahsi geçmiştir de tanımam. Tanıştık. Her biriyle tek tek tanıştık. Şükrü, içerden çıkalı birkaç gün olmuş. Haneye tecavüz, yaralama filan… Hayri kız kaçırmış da, kızın abisi dayanınca kapıya, vurmuş herifi. Suratında derin bir çizik olan Yavuz, onun da bir dolu hikayesi var. Uğur içlerinde en kıdemlisi. Tabii bunlar ne yapmış, ne zaman yapmış, nasıl böyle rahat takılıyorlar bilmiyorum. Hiçbiri boş gezmezmiş. Uğur’un belindeki silahın kabzasını görünce…”Ne baktın yeğenim?” diye sordu. Çıkardı belinden silahı, uzattı. “Al bak“ dedi. “Yalnız doludur haa…” itiraz etmek istemedim. En son iki silahla barın birine girip haraç istemiş, bar sahibi haraç vermemiş, bir de ‘Sık lan delikanlıysan’ filan diye konuşunca bir bir sıkmış topuklarına. Sonra da polisi arayıp ‘Gelip alın lan beni’ demiş. &lt;br /&gt;Elimde silah varken hepsinin beni izlediğini fark ettim. Bıyık altından sırıtıyorlardı. Sanki az sonra kahkahayı patlayacaklardı. ‘Sen ne ayaksın?’ diye sordu Uğur. ‘Piyano çalarım’ dedim. Çok hızlı bir hareketle elinde bir kelebek sallamaya başladı ve burnumun dibinde bitti. Bıçağın yüzünde kendimle gözgöze geldim. Sonra tekrar çevirip masaya sapladı ve gülmeye başladı.”&lt;br /&gt;O kadar dalgın fakat, anlattıklarını o kadar yaşayarak anlatıyordu ki. Gömleğinin kolunda gördüğüm kan lekesi düştü aklıma, korktum. Çok korktum. Bir soru sorup, diğer anlatacaklarını kaçırmak istemiyordum. Çünkü anlatan o değildi. Anlattıkları dökülüyordu ağzından. Tabureden kalkıp, duvarın dibine gitti, sırtı duvarda, yere çöktü. Gidip oturdum yanına. &lt;br /&gt;“Uğur Şükrü’nün karşı duvara sırtını verip durmasını istedi. Şükrü bir elma aldı, elmayı başına koydu. Uğur ‘delikanlı adamsın’ diye onore etti Şükrü’yü. Masadaki bıçağı alıp fırlattı. Ne Şükrü’ye, ne elmaya isabet etmedi. Duvardaki hasıra saplanıp kaldı. Uğur kelimelerin üstüne basa basa ders anlatır gibi delikanlılıktan söz ediyor, bir yandan da şovunu yapıyordu. Hızla elimi yakaladı, masaya çarptı. Avcum masada, Uğur’un eli elimin üzerinde, sertçe bastırıyor. ‘Parmaklarını aç’ dedi. Dikkatle, tek tek inceledi parmaklarımı, ellerime baktı. “Vücudumda en değerli uzvum ellerimdir” dedim. Hepsi, Emrah da dahil gülmeye başladılar. Uğur elimi bıraktı, kendi elini koydu masaya. Şükrü’den bıçağı istedi ve açtığı parmaklarının arasında hızla parmak aralarını bıçağın ucuyla sayar gibi gezdirdi. Bu biraz sürdükten sonra, gayet rahat bir halde ‘Sen ibne misin lan?’ diye sordu. Güldüm, hayır dedim. Suratı yaralı olan atıldı ‘Ama sen bizim gibi değilsin’ dedi. Piyano çalmamdan, onlar gibi konuşmamama… Yürüyüşümden, oturuşuma kadar her şeyi sorguluyorlardı. Benimki kalkmazmış! Delikanlı adam piyano filan çalmazmış! Dişlerim birbirine geçmişti, sıkmaktan. Nedense verdiler elime kelebeği etrafımda gezinip durdular sonra, anlaşmış gibi bir tanesi pantolonumu, bir tanesi tişörtümü çekiştirip dururken ben, oradaki ben değildim artık! Sonra Uğur seninle ilgili şeyler söylemeye başladı. Senin de orada olmanı istediğini filan söylerken kafamın uyuştuğunu, yerin altımdan çekildiğini hissettim, heryer kararmıştı. Bir sürü sesler duyuyordum. Sesler de görüntüler de kopuk kopuktu, bulanıktı. Etrafımdakileri savuşturup, elimdeki bıçağı karşımda durduğunu sandığım Uğur’a soktum ve koşarak dışarı çıktım. Yürürken ya da dururken nefes alamadığımı hissediyordum. Koştum… Bitmek tükenmek bilmeyen bir solukla koştum. Koşarak bütün sesleri, görüntüleri ter gibi atabileceğimi düşündüm belki de. Orası iliklerime işlemişti. İbne miyim ben?“&lt;br /&gt;Sırtı duvarda, dizlerini böğrüne çekmiş duruyordu. Hayır desem fayda etmeyecek gibi görünüyordu. Boşver desem, anlamsız…Geçti desem, gereksiz…aklıma gelen hiçbirşeyin bir anlamı yoktu, her şey fazlaydı. O an duyduğumuz sesler, gördüğümüz eşyalar… Her şey! Her şey!..Sımsıkı sarıldım! Çözdüm iki büklüm vücudunu…”Gidelim!” dedim ona! “Buradan gidelim!..”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-4078181828002791781?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/4078181828002791781/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=4078181828002791781&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4078181828002791781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4078181828002791781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/08/ibne-miyim-ben.html' title='İbne miyim ben?'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sn94jrqnjEI/AAAAAAAAAHw/bqc3xRJyLTs/s72-c/mahalle+bask%C4%B1s%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5915409494133975109</id><published>2009-08-08T03:07:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T17:11:56.885-07:00</updated><title type='text'>İçinden Balık Geçen Hikaye...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sn4UJij7WbI/AAAAAAAAAHo/5lwCl2EhW4k/s1600-h/kurba%C4%9Fa.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sn4UJij7WbI/AAAAAAAAAHo/5lwCl2EhW4k/s320/kurba%C4%9Fa.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5367749960001083826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Cem ve Utku parkın ortasındaki havuzun çamurlu, bulanık suyunda yüzlerini gördüklerinde açık denize çıkmış kadar mutluydular. Havuzun üzerine eğilmiş ağaçların gölgesinde, havuzun kenar taşlarına oturmuş, ellerine aldıkları birer değnekle havuzun suyunu karıştırıyor, suyun yüzeyindeki yaprakları kenarlara itiyorlardı. Kuş cıvıltıları, kurbağa vrrraklamaları arasında, havuzda yüzen siyah, minik -akvaryumlarda çöpçü balığı olarak da bilinen- yavruları görünce birden heyecana kapıldılar. Basbayağı balık vardı havuzun içinde, hem de sürüyle. Cem hayli üzgündü. Daha birkaç gün önce yana yakıla babasına aldırdığı; taşlı, otlu, süslü-püslü bir fanusun içinde yüzüp duran Japon balığı geldi aklına. Zavallı Japon balığını ocağın üstüne koymuş basbayağı pişirmiş, kömür etmişti balıkcağzı. Tabii fanus boş kalmıştı o günden sonra, annesinden babasından işittiği azar da cabası. Hepsi bir bir küpe olmuştu kulaklarına. Ocakta pişen Japon balığının yeri dolmalı diye düşündü. Utku çoktan yerden bulduğu şeffaf, naylon bir poşeti suya daldırmış, yavruları poşetin içine doldurmuştu bile. Cem aranıp, hemen bir pet şişe buldu ve Utku’yla ortak bir çalışma sonucu önce yavruları poşete koyup, oradan da pet şişeye aktardılar. Yüzlerinde, ellerinde bir iş görmenin mutluluğu, ağaçlar arasından geçip gelinciklerle dolu tarlaya vurdular kendilerini. &lt;br /&gt;Cem boynunda asılı anahtarıyla kapıyı açıp eve girdiğinde annesi,  “Ne o elindeki?” diye sordu. Cem elinde pet şişeyi gösterip, gayet kendinden emin bir sesle “Balıııkk” diye yanıtladı ve boş fanusa doğru, heyecan içinde koşturup önce fanusun içine su doldurdu ve özenle şişenin içindeki yavruları tek tek fanusa transfer etti. Ne de güzel yüzüyorlardı! “Bunları da pişirme!” diye gülerek takıldı annesi çalan kapıya giderken. Cem babasının sesini duyar duymaz hemen koşarak boynuna atıldı. Heyecanlıydı Cem, bir an önce fanusu göstermek istiyordu babasına. Elinden çekiştire çekiştire fanusun yanına getirdi “Bak” dedi. Baba dikkatlice baktı “Ne bunlar oğlum?” diye sordu, gülümseyerek. Cem keyifle “Balııkk…Hem de bir sürü…” diye cevap verdi. “Parkın orda bir havuz var yaa, ordan yakaladık bunları…” baba kahkahayı patlattı. “Bir sabah bir uyanırsın ki bunlar fanustan atlayıp çıkmışlaaar… Oğlum bu kurbağa yavruları balık gibi burada yaşamazlar ki!” dedi. Cem birden afalladı “Ne! Bunlar kurbağa yavrusu mu?!” diye sordu, bütün hayalleri yıkılmıştı. Balıklara ve fanusa küstü. Gerçekler acı gelmişti Cem’in dünyasına. İnandığı balıklar kurbağa çıkmış, Japon balığı sözünü tutmamış, kömür oluvermişti. Dudak büktü, üzüldü. Kapı çalıyordu. Cem kapıya koştu kapıyı açtığında karşısında alt komşuları Leyla teyze elinde bir tabak dolusu balıkla duruyordu. Mustafa amca gene balıktan gelmiş bugün fazlaca balık tutmuştu anlaşılan. Hem de sahici balık… Leyla teyze balık dolu tabağı uzatırken, “Cem…” dedi. “Bizi gülmekten öldürdü bugün.” Anne-Baba hemen dikkat kesildi, Leyla teyzenin anlattıklarına. “Mutfakta balık ayıklıyordum apartmanın içinden bir ses, kedi miyavlıyor. Bizim apartmanın kedisi pamuk sandım tabii. Ama nasıl içli, nasıl içli miyavlıyor... Birkaç parça hazırladım bir kaba koydum, kapıya çıktım, ses kesildi. Pisi pisi diye çağrıyorum, Ses yok. İçeri girdim, kapıyı kapattım, gene başladı. Derken bir daha, bir daha… Sonra bu başladı gülmeye. Merdivenin trabzanlarına oturmuş üst katta miyavlayıp duruyor… Çok güldürdü bizi bugün, çok. Bugün balık bereketli çıktı. Afiyet olsun…”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5915409494133975109?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5915409494133975109/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5915409494133975109&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5915409494133975109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5915409494133975109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/08/icinden-balk-gecen-hikaye.html' title='İçinden Balık Geçen Hikaye...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sn4UJij7WbI/AAAAAAAAAHo/5lwCl2EhW4k/s72-c/kurba%C4%9Fa.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-9247515152900913</id><published>2009-06-29T14:41:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T14:45:30.284-07:00</updated><title type='text'>Vasiyet</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Skk122VDqrI/AAAAAAAAAHU/Y-FPLE4pc40/s1600-h/klarnet2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 251px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Skk122VDqrI/AAAAAAAAAHU/Y-FPLE4pc40/s320/klarnet2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352868848519588530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Nihayet taşınıyorlar! Mahallenin sesi geri gelecek, günahlarını yüklüyorlar işte kamyona. Kamyon devrilmez, taklalar atmazsa iyi. Allah nakliyecileri korusun. Bunlar yüzünden bir kara bulut çöktü mahalleye, bereketi kaçtı mahallenin. Sen de tam zamanında geldin yeğenim. Yakındır güzel günler. Asıl şimdi getirmeli gırnatalı, darbukalı oyun havalarını” &lt;br /&gt;3 gün olmadı bu mahalleye taşınalı. Bir sessizlik, bir suratsızlıktır gidiyor. İlk kez çıktım mahallede şöyle bir çarşı pazar gezeyim dedim herkes kahveye doluşmuş, pencerelere, kapı önlerine çıkmış, nakliye kamyonunu seyrediyor, aynı şeyi konuşuyor bütün mahalle. Bunların gitmesiyle düğün dernek diyorlar. Kahvede merakla olan biteni seyrediyorum, kulağım Hasan efendide. Hasan efendi kasketini masaya koyup, cebindeki mendille kelinden boncuk boncuk akan terini sildi ve çayından höpürdete höpürdete bir yudum aldıktan sonra derin bir “oh” çekti.&lt;br /&gt;“Biz bunlarla, bunlar da bizle tabii, 1 yıldan fazladır tek kelime etmeyiz. Onlarla konuşmaya konuşmaya yok duymasınlar, yok üstlerine alınmasınlar filan diye kendi aramızda da konuşamaz olduk. Çöktü üstümüze bir ağırlık, vebal yüklendik durup dururken. Neyse şimdi gidiyorlar da yeniden güneş açacak mahallemize.” &lt;br /&gt;Mahallenin şu hali yeterince merak uyandıran bir şeyken bir de Hasan efendinin söyledikleri iyice sarıp sarmaladı beni. Çayımdan çabucak bir yudum alıp, bütün hikayeyi dilinin ucunda tutan Hasan efendiye döndüm. Ne bir soruyla, ne bir sözle araya girip, sesimi çıkarmak istemiyordum. &lt;br /&gt;“ Şu gençten kadını görüyor musun?” dedi. “Görüyorum…”  Bir an kadının mahalleye aykırı bir şey yaptığını filan düşündüm. Hasan efendi öylece duruyor, kadını süzüyordu. “Güzel  kadın” diye mırıldandı, kendi sesi olmayan bir sesle. “N’olmuş kadına?!” diye sordum, dikkatini dağıtan sesimle. Bir an silkindi, kendine geldi.&lt;br /&gt;“Hah o kadının bir abisi vardı. Çatlağın teki! Yani bi çatlaklığını da görmedim ama, değişik bi adamdı. Sabahlara kadar oturur, resimler yapardı. Çok okurdu, herkes korkardı ondan. Neden bilmiyorum ama, kimse cesaret edemezdi ona yaklaşmaya. Uzaktan uzağa sevenler de vardı, bi kaşık suda boğmak için sıraya girenler de… işte o, geçen yıl bu zamanlar öldü. Bütün mahalle cenazedeydi. Ne çok seveni varmış dedim kendi kendime. Kimseye zararı da yoktu hani, öyle kendi halinde bir adamdı. Ben görmedim ama, görenler varmış; adam öldüğü an itibariyle olmasını istediği şeyleri resmetmiş. Vasiyetini resimlemiş herif. Yazmış da… Hastanede ölürsem diye başlamış.  Kanserdi… Öldüğü gün, sabahın erken saati, keman taksimiyle hastaneden alınıyor ölüsü, sonra cenaze arabası önde bir tane pikap araba arkada, doluşmuş içine klarnet, keman, ud, darbuka camiye kadar roman havası çalmışlar… Camide bekleşenlerin içi kıpır kıpır tabii. Neredeyse göbek atacağız, nasıl da güzel çalıyorlar, nasıl güzel… Hocayı cenaze namazını kıldırsın diye güç bela ikna ettik. Herkes şaşkın tabii…”    &lt;br /&gt;Hasan efendi anlatıyor, anlattıkça bir şeyler kımıldıyor içimde. “Tanımak isterdim kendisini” dedim. &lt;br /&gt;“Ben hayatımda böyle şeyi hayal bile etmedim arkadaş! Tövbe tövbe…Cenaze namazından sonra bir başladılar yeğenim düğün var sanırsın. Hem de camide! Yani herifleri avluya sokmadılar ama, yol kenarında gayet saz heyeti kurulmuş çalıyordu. Herkesin yüzünde bir gülümseme, bir canlılık, bir güzellik… Tabut alınırken bir klarnet taksimi ki, derin derin, içli içli çalıyor iliklerimize kadar titredi valla ne yalan söyleyeyim… Hoca tabutun önünde, tabutun arkasında saz ekibi, arkasında insanlar. Tabuta omuz verenler zevkle girdiler tabutun altına, şu tepedeki mezarlığa kadar ‘Güle oynaya’ çıktık. Tövbe tövbe. İyi taş yağmadı başımıza… Bırakıp gidemedik de, insanlık görevi. Böyle ölü mü gömülürmüş! Olacak şey değil yahu! Mezarlıkta yalnızca ud çaldı. Kimse daha fazla kalmak istemiyordu orada. Biz görevimizi yerine getirdik indik aşağa. Duyduğuma göre klarnetçi hariç bütün saz ekibi de cemaatle birlikte dağılmış. Bir tek klarnetçi  ve rahmetlinin 3-4 arkadaşı kalmış mezar başında onları da, klarnetçi müsaade isteyip aşağı yollamış, vasiyetin son adımını yerine getirmek için. Bir hicaz taksim, bir hüzzam peşrev istemiş rahmetli. İşte o günden sonra herkesin yüzünde bir karanlık, bir çökkünlük, herkes birbirinden nalet… Bunlarla o günden beri tek kelime konuşulmadı. Onlar da anlayıp, zorlamadılar herhalde. Gidiyorlar işte!.. Nasıl bir yük kalktı üzerimizden… Sen de hoş geldin yeğenim. Birileri gidiyor, birileri geliyor biz buradayız…”&lt;br /&gt;Nasıl olduysa o kamyonun birşeyleri alıp götürdüğünü hissettim. Sesim çıkmıyor, dilim dönmüyor, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. &lt;br /&gt;“Hoş buldum…” &lt;br /&gt;Mahallede seyir bitmiş, pencereler, perdeler örtülmüş, kahve günlük seyrine dönüyordu. Çatı katıma dönmek için sabırsızlanıyordum. Mahalledeki şu sessizliği dinlemek, el ayak çekilmiş sokakları seyretmek üzere, gündüz vakti ıssızlaşan sokakların içinde yürümeye koyuldum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-9247515152900913?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/9247515152900913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=9247515152900913&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/9247515152900913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/9247515152900913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/06/vasiyet.html' title='Vasiyet'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Skk122VDqrI/AAAAAAAAAHU/Y-FPLE4pc40/s72-c/klarnet2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-4331750689692259082</id><published>2009-06-22T12:14:00.000-07:00</published><updated>2009-06-24T02:37:06.017-07:00</updated><title type='text'>Hayali Kırık Çerçeve</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sj_Z4JfDPbI/AAAAAAAAAHM/PjIE_7eKcec/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sj_Z4JfDPbI/AAAAAAAAAHM/PjIE_7eKcec/s320/untitled.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350234440981495218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Uzun, keten perdelerle örtülü pencereden sızan ışıkla loş, naftalin kokulu sandık odasında, sandığın başında bir tek ben kalmıştım. 97 yaşında Mehlika teyze toplamış mahalleden birkaçımızı küçük hatıralar tutuşturuyordu elimize, hikayeler anlatıyordu. Malını mülkünü satmış, onlardan kalanları dağıtıyordu hisli hisli, hatıralar armağan ediyordu. Değer veren çocuklar olduk biz bu yüzden belki. Mehlika teyze annemin bana nişanlı terliklerinden saklandığım, düşüp yaralandığımda, kavga ettiğimde, üzgün, mutlu olduğumda yanına koştuğum, eteğine sığındığım kalemdi benim; yenileyen, onaran. &lt;br /&gt;Merakla, hayranlıkla seyretmiştim onu kucağında fotoğraflar, kartpostallar ve dilinde muhakkak anı-hikayeler, sonra gözleri…Yemyeşil ama, sanırsın ki iki nehir akıyor uzun kirpiklerinin arasından, gözlerine bakanı sarıp sarmalayan iki nehir…Bizim çocuklar odaya girer girmez kurtlandılar hemen, kadına iki satır bir şey anlattırmadılar, sandık açılana kadar duramadılar. “Giderayak…Giderayak…” diyip duruyordu.  Tükenmeyen bir enerjisi vardı giderayak… &lt;br /&gt;Sandık açıldığında çizgi filmlerdeki hazine sandıkları gibi ışıklar saçacak sanmıştım bir an. En üstte duran boş bir çerçeve gözüme çarptı hemen. Uzandım yavaşça, çerçeveyi aldı Mehlika teyze, Uzun uzun baktı boş çerçeveye, yeşil gözleri yaş doldu, ışıldadı, yumuşacık baktı gözlerime. “Bu boş çerçeve seni seçti” dedi. Çizgi romanlardaki düşünce balonu şeklinde, yanına incecik, dal gibi, elbiseli bir kadın ilişmiş, mat gümüş ve boş bir çerçeve… O çerçeveyle hayatıma bir şeyler kodlanmıştı sanki, bir çağ bitiyor yeni bir çağ başlıyor gibi. &lt;br /&gt;7 yaşımda derin, dillendirilmemiş hikayeleri olan bir değere emanetçiydim artık. Bütün evini boşalttıktan, anıları sahiplerine teslim ettikten, borcunu harcını kapattıktan 2-3 gün sonra öldü Mehlika teyze. Nur içinde öldü…&lt;br /&gt;Yıllarca böyle boş, resimsiz durup durdu karşımda. Boş demeye dilim varmıyor ya, resimsiz demeli. Çerçevenin içinde bir fotoğrafın saklı olduğunu hissederim hep, çerçeveyi görenler çok beğenir, hayranlıkla bakar kalırlar ama, hissetmezler içindeki hayaliyi, dokunmaz onlara o boşluk. Oysa baktıkça baktıkça düşünceler alır beni, derinlere dalar giderim, tarifsiz bir hüzün içimde. &lt;br /&gt;Kaç ev değiştirildi, kaç şehir ama, o nereye gitsem karşımdaydı hep. Bir kız sevdim bir vakit ne mektuplar yazdım, ne şiirler, ne şarkılar dinlettim arayıp arayıp, gecenin kör vakti kapısına gitmeler filan…Bir vesikalık fotoğraftı istediğim, razıydım ona da. Sanki biliyordu o çerçeveye gireceğini fotoğrafının, ilahlaşacaktı çerçevede. &lt;br /&gt;Hayali kırık bir çerçeve şimdi, kenarına iliştirdiğim vesikalık fotoğrafla. Artık hiçbir hayali kalmadı. Hayaliyle gömdüm onu küçük bir sandığın dibine, naftalin de kokmuyor sandığım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-4331750689692259082?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/4331750689692259082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=4331750689692259082&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4331750689692259082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4331750689692259082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/06/hayali-krk-cerceve.html' title='Hayali Kırık Çerçeve'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sj_Z4JfDPbI/AAAAAAAAAHM/PjIE_7eKcec/s72-c/untitled.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5817911531024297224</id><published>2009-05-13T00:35:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T03:45:15.538-07:00</updated><title type='text'>-Sansür-</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sgp4bNRcbNI/AAAAAAAAAG8/EFxxeoX2oh0/s1600-h/SANS%C3%9CR.PNG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 223px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sgp4bNRcbNI/AAAAAAAAAG8/EFxxeoX2oh0/s320/SANS%C3%9CR.PNG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335209117388401874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5817911531024297224?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5817911531024297224/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5817911531024297224&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5817911531024297224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5817911531024297224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/05/blog-post.html' title='-Sansür-'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sgp4bNRcbNI/AAAAAAAAAG8/EFxxeoX2oh0/s72-c/SANS%C3%9CR.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-540698138136906003</id><published>2009-04-13T23:58:00.001-07:00</published><updated>2009-04-15T02:42:08.645-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim: Breath Gaia'/><title type='text'>Nefes Oyunu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SeQ0KLkNA-I/AAAAAAAAAG0/1QoxDAHEIVM/s1600-h/breath_gaia.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 239px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SeQ0KLkNA-I/AAAAAAAAAG0/1QoxDAHEIVM/s320/breath_gaia.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324438008966743010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kapkaranlık, kasvetli bir gün olacak gibi görünüyordu. Güneş büyük, gri bulutların arkasında saklı duruyor, bulutlar patlamaya hazırlanıyordu. Birkaç yağmur damlası camı çizmeye başladı ve ardından sert bir rüzgarla oradan oraya çalınan, bardaktan boşanırcasına bir yağmur...&lt;br /&gt;Yatağından sıçrayarak, boğulur gibi kalktı adam, nefesi daralıyordu, boğazını sıvazladı, derin derin nefes almaya çalıştı. Göğsünde, gırtlağında bir ağırlık hissediyordu. Gördüğü rüyanın içine çekildiğini hissetti bir anda, durdu, kalbi hızla atmaya başladı, nefes alıp verişleri ne kadar hızlıysa da normale dönüyordu. Gözleri doldu, baktığı çerçevedeki resim, içki şişeleri, kitaplar birbirine geçiyor, bulanıyordu gözlerinde. Yatakta doğrulduğu gibi, öylece kalakaldı. &lt;br /&gt;“Mahkeme salonundaydık. Eski karım hakim miydi, savcı mıydı bilemiyorum ama, davacı tarafta duruyor, bana bakarak çemkiriyordu. Ben sanık sandalyesinde oturuyor, tek kelime edemiyordum, herşey üstüme üstüme geliyordu, yalnızdım. Eski karım, 'Sanık sandalyesinde oturan bu şahıs, eski karısının, yani benim, nefesimi çalmıştır. Şu an ciğerleri benim nefesimle doludur.' Diye suçlamalarda bulunuyor, yüce mahkeme aracılığıyla nefesini benden geri almak istiyordu. Muayeneye göndereceklerdi beni. Onun nefesine rastlanır ve bu kanıtlanırsa ufak bir operasyonla havamı alacaklardı. Kadın resmen deli! Kitapları, eşyaları bıraktı nefesinin peşine düştü! Giydirmişler bana yeşilleri, spotları yakmışlar, tepemde yeşilli, maskeli iki doktor, deşeceklerdi beni! Uyandım...” Nefesini geri istiyormuş!..&lt;br /&gt;Adam yorgun kalktı yataktan, başucundaki suyu içti ve bir kahve yapıp, bu kabusların ne zaman biteceğini sordu kendi kendine, şiddetle kalın kadife perdesini koparır gibi çekip açtı, pencereyi araladı. Ortalığı sel götürüyordu, yağmur damlalarının cama vurması, yollarda akan yağmur sularının sesleriyle kendini koltuğa bıraktı. Bir noktada sabitlediği gözlerinde birşeyler yaşanıyordu. Gözbebekleri büyüyor, küçülüyor, gözleri seyiriyordu. Kahvesinden bir yudum aldı, dalgın ve yorgun sayıklar gibi kesik kesik, konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;Sevişiyorduk...Ağzını ağzımla kapattığımda bir zerre hava sızmıyordu dışarıya. Ağızlarımız kapalıyken nefes alabildiğimi gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Deliriyordum sevinçten, coşkudan...ağzından koparıp ağzımı nefes nefese ”Senin ciğerlerinle...” dedim “Senin ciğerlerinle nefes alıyorum...Seninle nefes alıyorum” dedim ona. Müthiş bir gurur veriyordu nefes nefese yaşamak onunla. Benim ciğerlerimden derin bir nefes çekmişti, ölüyorum sanmıştım. Bir nefes oyunu oynuyor gülüşüyorduk. Çocukken bir yerlerimizi kesip kankardeş olmak gibi, bir sahiplenme, bir ortaklık duygusuydu. Bir nefes oyunuydu oynadığımız. Nefes nefese... oyun...bitti...&lt;br /&gt;Kapkaranlık, kasvetli bir gün olacak gibi görünüyordu. Güneş büyük, gri bulutların arkasında saklı duruyor, bulutlar patlamaya hazırlanıyordu. Birkaç yağmur damlası camı çizmeye başladı ve ardından sert bir rüzgarla oradan oraya çalınan, bardaktan boşanırcasına bir yağmur...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-540698138136906003?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/540698138136906003/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=540698138136906003&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/540698138136906003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/540698138136906003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/04/nefes-oyunu.html' title='Nefes Oyunu'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SeQ0KLkNA-I/AAAAAAAAAG0/1QoxDAHEIVM/s72-c/breath_gaia.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-1337261580837766113</id><published>2009-04-07T05:43:00.001-07:00</published><updated>2009-05-06T01:48:08.176-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fotoğraf: Andrew Ozmn'/><title type='text'>Korku</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SdtL8kgmINI/AAAAAAAAAGs/eTheXzL17Hs/s1600-h/andrew+ozmn.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 212px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SdtL8kgmINI/AAAAAAAAAGs/eTheXzL17Hs/s320/andrew+ozmn.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321930888633000146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Limon ağacının dibindeki bankta oturuyorum, 3 katlı o beyaz evin bahçesinde. Elimdeki kahve-konyak karışımı başka türlü yakıyor içimi. Gözyaşlarımı tutamıyorum. Bahçeyle bina duvarı arasından yürüyen seksek taşlarına bakıyorum. Karanlık arka bahçedeki salıncağı hafif bir rüzgar sallıyor. Yangından çıkmış gibi, duvarları isli-puslu yan evin gölgesiyle serin bahçe, kel toprak. Büyük demir bahçe kapısının beyaz boyası dökülmüş, paslanmış, sırrı dökülmüş bir ayna gibi koca kapı. Babannem bunadı! Tel tel bembeyaz saçları bunadı, masmavi gözleri, yuvarlak gözlükleri bunadı, kısa boyu bunadı. Hiçbiri kendisi değil artık! Kendisinin de değil! Herşeyi geriye dönüyor, geriye doğru yaşıyor şimdi. Bir beş yaşında olduğunu söylüyor, bir yedi ve sorular soruyor çocuksu, gülünç, acemi. Tanımıyor beni! Ben de geriye dönüyorum! &lt;br /&gt;Naftalin kokulu sandık odasında, beyaz demirli pencere önündeki serin, beyaz çarşaflı divanda sen uyumadan önce sordun, cevap veremedim işte, sustum. Korkuyla örselenmiş çocukluğum olgun bir yetişkin gibi susturdu beni. Barıştı mı seninle dersin babanne? Arka bahçeye gölgesi düşen, yangından çıkmış gibi isli duvarları, kurumuş dallar, kurumuş otlarla kaplı bahçesiyle terkedilmiş evde cadı kazanı kaynamıyormuş, elleri sobadan yanmış, uzun sivri, biçimsiz burunlu, bukalemun gibi fırıldak gözlü, saçları elektrikli bir cadı yokmuş! Cüceleri yokmuş, hepsi benim kadar sevimsiz olan, yaramaz olan...”Orası neresi?!...” Boş bir sayfa, bir fotoğraf o ev! Siz küçük çocukları boktan hikayelerle korkutun diye yapılmış! Meraklarını, öğrenme heyecanlarını o bakımsız bahçedeki otlar gibi, dallar gibi kurutun, çürütün diye...Orada kimse yaşamıyor babanne, ben doğmadan da kimse yaşamıyormuş! Bir aşk hikayesiyle, bir ihanetle, bir efsaneyle anılıyormuş o ev, kimse bilmiyor hikayesini. Şimdi koynunda duvarda çakılı duran o kitapla uyuyorsun. Boyun bile yetişmiyordu, çakılı olduğu yere. O kitaba duvardan çıkarıp sana verene kadar hiç dokunamadım ben. Kitaplar okudum yıllarca, onu da okudum ama, o kitap değildi hiçbiri. Hiçbiri beni o kitap kadar korkutmadı, içimi ürpertmedi. Sevebilirdim o kitabı, anlayabilirdim. Korkum anlamamı geciktirdi. Yasaktı ve içinde yalnızca yasaklar vardı sizin için. Allah taş yapardı. Kıyametler saçardı. Soru soran çocuklar yaramazdı ve allah yaramaz çocukları sevmezdi. Lokmalar ağlardı arkamdan, çocuklarım olurdu tabaktaki üç-beş pirinç tanesi, midem bulanır kusamazdım. Müziğin, televizyonun sesi kısılırdı, dünya dururdu ezan okunurken. “Allah bulutların üzerindeydi! ” 9 yaşında ilk uçağa binişim bu yüzden tufandır. Saygıyı korkuyla, işte şu elimdeki kahve-konyak karışımı gibi karıştırdım yıllarca ve sevemedim, saygı duyduklarımdan korktum hep! Sevdiklerime duyduğum o içimi ısıtan, bana güven veren, feyz aldığım, yüreğimi coşturan, o kitap gibi yüreğimde yükseklere koyduğum hale bir tanım bulamadım, saygı diyemedim adına. Saygıyla öptüğüm el, burnuma, yüzüme çarpacak gibi geldi. Hiç eğilmedim, el öpmedim hiç! Şimdi gözyaşlarım bardağımın içine içine akıyor, gözümde devleşiyor birazdan seni uyandırıp, altını kirletmiş misin, acıkmış mısın diye bakmaya çıkacağım mermer merdivenler. Dilim ağzımda büyüyor. Çocukluğum...çocukluğum salıncağa çekiştiriyor beni. Hava iyice bozdu. Koşuyor önümden seksek taşlarında yalnayak başı-kabak. Çocuk oynasın babanne...çocuk...babanne...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-1337261580837766113?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/1337261580837766113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=1337261580837766113&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1337261580837766113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1337261580837766113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/04/korku-terror-ya-da-korkut-error.html' title='Korku'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SdtL8kgmINI/AAAAAAAAAGs/eTheXzL17Hs/s72-c/andrew+ozmn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-160540268972387006</id><published>2009-04-01T05:58:00.000-07:00</published><updated>2009-04-01T06:06:43.141-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim: Salvador Dali'/><title type='text'>Z Raporu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SdNmyb0gy3I/AAAAAAAAAGc/QBpExXjj1Qo/s1600-h/dali0189sk0.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 194px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SdNmyb0gy3I/AAAAAAAAAGc/QBpExXjj1Qo/s320/dali0189sk0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319708601502190450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah kapım çalındı. Kapının dürbününden baktığımda elinde bir dosyayla duruyordu. Nasıl oldu, neden bilmiyorum ama, kapıyı açtım. “Günaydın Beyefendi” dedi ve müthiş bir anlaşma yapmak üzere geldiğini, hayatımda hiç duymadığım, belki aklıma bile gelmemiş birşeyi bana düşündüreceğini söyledi. Merak ettim. Çok bulanıktı kafam, boşluktaydım. Adam öyle güzel konuşuyordu, öyle güzel, kendinden emin anlatıyordu ki, inanamazsınız! Hiç aklıma bile gelmedi kötü niyetli bir adam olduğu ki, ortada kötü bir niyet yok, kendisi pek müteşebbis bir insan. Ben şikayetçi filan olmadım, takdir ediyorum. Kaldı ki şikayet etsem, etsek ne olur ki bunun hukuka aykırı bir yanı yok. Saygı duymak lazım böyle adamlara. Ama benim şikayetim başka, bu adam yüzünden hayatım alt-üst oldu. Hiçbirşeyden keyif almaz oldum. Kafam her zaman bulanık, ağır buhranlar geçiriyorum, bir sürü ilaç kullanıyorum, uyku filan kalmadı. Bu adam ortaya çıktığından beri akın akın psikiyatrlara başvurular yapılıyormuş. Akıl hastaneleri dolup dolup taşıyormuş... Nasıl işin içinden çıkarız bilemiyorum. Elim ayağım titriyor, boncuk boncuk terliyorum, nefesim daralıyor şu halime bakın. Kapalı yerde kalamıyorum, o yüzden burada oturuyorum sık sık. Sigaraya dadandım iyice. Eskiden 1 paketi geçmezdim şimdi 2 paket yetmiyor. Biraz daha iyiyim, merak edilecek birşey yok, geçecek elbet. İnanamıyorum kendime! Ben o adamla saatlerce oturdum, çay-kahve içtim. Herkes aynı şeyi anlatıyormuş, herkes aynı şikayelerle yaşıyor ve maalesef çaresiz! &lt;br /&gt;Onca konuştuktan sonra elindeki dosyayı önüme koydu “İnceleyin” dedi. “Hepsi birer sanat eseri, hepsi şaheser!..” İçimi büsbütün bir hüzün kapladı, üşüdüm, ürperdim. Tek tek şeffaf dosyalara konulmuş, hepsinde isim ve soyadımın yazdığı mezar taşları! Evet dosyanın içinde benim için hazırlanmış çeşit çeşit mezar taşları vardı. Hayır bir ölüm tehdidi değil! Adam mezar taşı satıyor ve bölge bölge, blok blok isim listesi çıkarıp hazırlığını yapıyor ve çıkıyor yola!..Ustası öyle sıradan bir usta değil, sanatçı adam. Heykelleri var fakat, atölyesinde mezar taşı yapmaktan başka bir iş yapamıyormuş. Mezar taşı yaparak hayatını kazanıyormuş. Düşünsenize adamın yaşaması için birilerinin ölmesi gerekiyor! Bu Dünya’ya gelirken birşey yapamıyoruz, bu bizim elimizde olmuyor ama, gidişimizin bir kalır yanı olmalı, bir karakteri olmalı, insan seçebilmeli mezar taşını, mezar taşında ne yazacağını, o kabri ziyaret edeceklere bir söyleyeceği olmalı...evet artık gidişimin bir karakteri olacak, kabrimi ziyaret edeceklere söyleyecek bir çift sözüm var ancak, başka sözüm kalmadı. “Z” raporunu aldım hayatımın, ne halt edeceğimi bilemiyorum şimdi...Altımdan yeryüzünü çaldılar muzur bir çocuk gibi ve ben gülüyorum ağlanacak halime...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-160540268972387006?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/160540268972387006/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=160540268972387006&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/160540268972387006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/160540268972387006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/04/z-raporu.html' title='Z Raporu'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SdNmyb0gy3I/AAAAAAAAAGc/QBpExXjj1Qo/s72-c/dali0189sk0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-8541562148772334402</id><published>2009-03-24T03:58:00.000-07:00</published><updated>2009-03-25T01:28:46.792-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim: Modigliani'/><title type='text'>Pahalı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sci9WR-AXrI/AAAAAAAAAGU/AIrZQd9jHrw/s1600-h/modigliani.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 243px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sci9WR-AXrI/AAAAAAAAAGU/AIrZQd9jHrw/s320/modigliani.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316707550589116082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Burada basbayağı rembetiko çalıyor lan! Ocakbaşı ocakbaşı dedin burası mı yani?! Bu mudur? Ya abicim ben sana Yunan görmek, Yunanistan’la alakalı birşey duymak istemiyorum diyorum, getirdiğin yere bak! Neymiş kafamız dağılacakmış...Dağıtacağım kafanı ben senin! Kalabalık da...Off! çok dağıldım oğlum, çok...hah! sipariş vercez di mi bi de? Abicim sen bize en pahalısından bir büyük rakı getiriyosun...İşte...Arnavut ciğeri...Ezme, haydari, pilaki, peynir  filan...Ya getir işte! Bilmem artık rakının en pahalısı nasıl olur...Hadi...Bundan sonra böyle oğlum herşeyin en pahalısından!..Ahh ulan ahh! &lt;br /&gt;2-3 ay önce filan sen Moskova’dayken öyle bi akşam oturuyoruz hanım, çocuklar... Nedim aradı, “Yenge izin verirse şöyle bi çıkalım” filan diye yenge izin verirseymiş! Onun kadın gitti ya...Bekar hayatı yaşıyor ya eşşoleşek! Nispet yapıyor bana aklınca, laf çarpıyor! Hanıma dedim bakayım şu Nedim’e canı sıkılmış, çıktım. Kalede 3-5 bira içtik, çerez filan, dedi bu gece benimlesin...Bi yere götürecekmiş! Hay gitmez olaydım! Hay bacaklarıma felç ineydi de, öyle kalaydım, yığılaydım olduğum yere! Otur evinde ne işin var senin akşam akşam, sokaklarda! Oofff...İçelim abicim içelim...Aahh ahh! Neyse atladık arabaya, gidiyoruz, diyorum “Nereye gidiyoruz?” gülüyor pezevenk! Kaçırıyormuş beni! Dağa kaldıracakmış! Soytarı...Böyle ağaçların arasında...Böyle ağaç ev gibi büyükçe bir evin önünde durduk. Nedim çaldı kapıyı, bir karşılama, bir itibar bir itibar...girdik içeri, ev ne lüks ama, Peh! bi salona aldılar bizi viskiler geldi, öyle dandik viski filan da değil ha! Nedim’e bakıyorum dalgasında herif. 3-4 Kadın geldi, Yarı çıplak yanaştılar bize. Bi tanesi küçük de...beyaz bi kadın, süt gibi hani kedi gibi sokuldu yanıma. “Seni seçtim” dedi. Vay! Vay! Vay! Meğer orada misafir değil, kadın seçiyormuş! İçtik filan, dedi “Odamıza geçelim” geçtik tabii. Ulan öyle pişmiş kelle gibi sırıtıp kafamı bozma benim! Adam gibi dinle birşey anlatıyoruz burada! Hayret birşey ya!..Önündekini ye, rakını iç dinle lan! Yavşak...Evet güzeldi kadın tamam mı! Rahatladın mı?! İlik gibiydi, süt gibiydi sürtük! Şimdi nerde...Ebesinin...Ya abicim söyletme beni bak! Tamam ulan kısa kesiyorum! Atlıyorum burayı...sabah oldu işimize gücümüze gittik, hanıma da Nedim’de sızmışım dedim. Abi aradan 2-3 hafta geçti, bir ateş bir ateş, yanıyorum! Ağrılar sızılar, kasıklarımda yumrular filan da olunca korktum abicim...Ödüm patladı! Dedim ölüyorum...Ölüyorum...Yok lan ne aşkı! Hanım üşüttün filan diyo ama, bilmiyor işin iç yüzünü tabii. Abi gecenin bi vakti kalktım gittim hastaneye, halime bakıp hemen aldılar beni, testler, muayene filan...Doktor da kadın iyi mi! Soydu beni, aldı dalgaya baktı, kasıklara filan. “Ah erkekler!” dedi. Abi sanki kadının kocasıymışım da başka kadınlara gitmişim gibi üzüldü kadıncağız...Ağzıma sıçtı tabii, süründürdü beni. Kadını getir dedi. Getiremem dedim, yok. Nerde diye sordu. Nerde olacak sürtük! Yunanistan’da...Aradım taradım ulaşamadım karıya. Testler şunlar bunlar bi geçirdiler abi. Üç beş birşey sattım filan. Karılara verdik 100 lira, hastaneye verdik 10 katını! Pahalı orospular! Yok abi Aids değilmişim! Çok korktum ama, çok! Fena mikrop kapmışım, darmadağın oldum. Bütün testler hep negatif çıkıyordu ama, doktorlar kıllandı abi. Hanım aldı çocukları gitti. Doktor kadın arkadaşının bi arkadaşıymış meğer...Bunlar hoşbeş ederken erkeklerden filan kadın başlamış bir vakayı anlatmaya...Boşanma ilamı geldi bugün. Diyorum şu Nedim’i nikahıma mı alsam? Ah ulan ahh!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-8541562148772334402?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/8541562148772334402/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=8541562148772334402&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/8541562148772334402'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/8541562148772334402'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/03/pahal.html' title='Pahalı'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sci9WR-AXrI/AAAAAAAAAGU/AIrZQd9jHrw/s72-c/modigliani.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-6055153287060914913</id><published>2009-03-10T04:09:00.000-07:00</published><updated>2009-03-10T04:17:43.223-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf: Onur Cem'/><title type='text'>Hijyen Simit</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SbZMRv1dOxI/AAAAAAAAAGM/giHolwVStp8/s1600-h/marti4.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 239px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SbZMRv1dOxI/AAAAAAAAAGM/giHolwVStp8/s320/marti4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311516678312246034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Şu şehre iki damla yağmur düşse...Bak düşse diyorum, yağsa değil! İki damla yağmur düşse trafik kilit! Her yer çamur! Olacak şey değil! Trafikten vapuru kaçırdım! Zaten vapur olmasa şu şehirde yaşanmaz ya...Yahu ben kaç senelik İstanbul’luyum vapurdan, takadan şaşmadım! Ne anlarlar tıklım tıkış otobüslerden, havasız, kavgalı benim aklım ermiyor. Anlamıyorum abi bile bile neden girilir şu köprü trafiğine? Hadi girdin madem, işin var gücün var o zaman neden trafikten şikayet ediyorsun?! Sen girmedin mi o trafiği bile bile? Sen yaşamıyor musun bu şehirde? Ondan şikayet, bundan şikayet...yok bunun sonu! İnsan kendine bir bakmalı abicim! Bak bir, düşün...Aman neyse çenem düştü. Sen bana bir zeytin ezmeli...bir krem peynirli...bir yakışıklı simit yap, bir de şu c vitamininden verdin mi mis. Alelacele çıktım evden kahvaltı filan etmeden öyle, vapuru kaçırdım bari iki lokma birşey girsin mideme...” &lt;br /&gt;Simitçi “Eyvallah abicim” diyerek, bir tane çekince yerine yenisi gelen, hani şu benzincilerin filan verdiği kağıt mendiller gibi bir kutudan, sihirbaz edasıyla naylon bir eldiven çıkardı. Sanki gösteriye başlıyordu. Eldiveni sol eline taktı, sol eliyle maşaya uzandı ve cam tezgahından eldivensiz diğer eliyle sıcacık, taptaze bir simit çıkarıp,  simidi sol eline, bıçağı sağ eline aldı, simidi ikiye yardı ve cam tezgahın üzerine iki parçayı koyarak, sağ eliyle kaşığa, bıçağa benzemeyen, ne idüğü belirsiz birşeyle parmağına bulaşan zeytin ezmesini de simidin arasına yedirerek güzzeelce sürdü. Krem peynire uzandı ve elinin tadını da ekleyerek, onu da simidin diğer yarısına özenle sürdü, gösteri devam ediyordu. “Bu simidi saraylarda yapıyorlarmış bir de! Hah! Bu simit yapılabilir mi be!? Bu tadı verebilir mi? Sen halk yemeğini neden saraylara taşırsın ki! Osman’lı simitmiş! Nasıl birşeyse o!” dediğinde kendimi tutamayıp gülerek, ”Osmanlı simit olmasın o” diyecek oldum ama durmuyordu, duymadı. “Bizim işimizi de bozuyorlar! Zabıta abiler bir hijyendir tutturuyor, valla şu eldiveni bi takmadığımı görsün, kapatırlar alla’ma bu tezgahı. Yıllardır temizdi de şimdi mi pis oldu?! Buyur abicim...Abicim buyur! Hayırdır, daldın?..” &lt;br /&gt;“Dalarım ben öyle...Neyse...Eyvallah...Para üstü kalsın...Hadi kolay gelsin sana...Martılar bekler beni...Sen bana bikaç tane daha peçete ver de...”  diyerek doğru vapura, kıçtaki korkuluklara koştum. Martılar beklerdi tabii, onlar bu kirli, bu rengi bozuk denizden çıkarmıyorlar mı ekmeklerini? Zeytinli, krem peynirli minik minik simit parçalarına da hayır demezler herhalde...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-6055153287060914913?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/6055153287060914913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=6055153287060914913&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/6055153287060914913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/6055153287060914913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/03/hijyen-simit.html' title='Hijyen Simit'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SbZMRv1dOxI/AAAAAAAAAGM/giHolwVStp8/s72-c/marti4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-7439499656379917575</id><published>2009-03-04T07:09:00.001-08:00</published><updated>2011-09-28T17:30:12.938-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf: Frankfurt Bücher Messe'/><title type='text'>Bahçıvan</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sa6aWI05CdI/AAAAAAAAAFg/J08jWNkF-xI/s1600-h/Frankfurt+B%C3%BCcher-Messe+(90).JPG"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5309350715833518546" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sa6aWI05CdI/AAAAAAAAAFg/J08jWNkF-xI/s320/Frankfurt+B%C3%BCcher-Messe+(90).JPG" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; height: 240px; margin: 0 10px 10px 0; width: 320px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; line-height: 125%;"&gt;Ali, çok sert geçen kıştan tarumar olmuş, dalları kırılmış ağaçların, toprağa gömülmüş, eğilmiş ince boyunlu çiçeklerin olduğu sarayın bahçesine iner inmez mis gibi bahar havasını derin derin ciğerlerine doldurdu ve boynunu hafifçe kırarak güneşe, gökyüzüne baktı. Uçuk mavi bahçıvan pantalonunun askılarına baş parmaklarını geçirip, bir yelken gibi göğsünü şişirerek gerindi, gülümsedi. “Artık başlayalım” diye mırıldandı ve bahçeye indiği beyaz merdivenlerin altındaki kilerin ahşap kapısına yöneldi. Kapının dökülen boyasına gözü takıldı, boyanın kalktığı belli yerleri eliyle döktü ve boyundan kısa kapıdan içeri girip, bir el arabasının içinde renk renk çiçek fideleri, çeşitli bitkiler çıkardı. Sonra kürek, çapa, tırmık ve ibrik... Özenle el arabasının içindeki fidanları tek tek çıkarıp çimenlerin üzerine koydu ve kilerden bir el arabası daha dolduracak fidanlar çıkardı. Tırmıkla bütün bahçeyi temizleyip, yaprakları, tırmığa gelen herşeyi bir kenara yığdıktan sonra, kollarını göğsünde kavuşturup bir ressamın tuvale baktığı gibi bahçeye baktı ve aşkla fidelere eğilerek, kafasında oluşan resmi çimenlerin üzerine bir taslak gibi yerleştirdi. Gülleri, kasımpatlarını, sardunyaları, ortancaları... her birini özenle ekiyor, ibrikle bir bir sulayıp, kısa kısa, öğüt verir gibi, veda eder gibi hüzünlü tebessümüyle bakıyordu hepsine tek tek. Bütün bitkiler yerlerine yerleşmiş, sulanmış müthiş bir görüntü oluşturuyordu. Bazı bitkileri renk uyumunu bile düşünerek toprağa ekmişti. Renk uyumunun ne önemi vardı. Toprakta yanyana açan renk renk çiçekler bu yüzden de güzel değil miydi? Koskoca, heybetli, şatafatlı sarayı görmüyordu artık. Saray duvarları boyunca uzanan ağaçlar ve duvarlar arasında üstü başı toz-toprak içinde, elleri ceplerinde, dudakları arasına bir ıslık kondurup, ağır ağır yürümeye koyuldu. Kenardaki yığını el arabasına doldurdu ve çöpe doğru çocuklar gibi koşturarak sürdü el arabasını. Tekrar bahçeye döndüğünde iki ağaç arasında durdu ve işe koyulmadan önce gerindiği gibi sırtından, belinden birkaç kütürtü çıkararak gerindi. “yazıyor yazıyor” diye sokaklarda koşturan gazeteci çocuklar gibi “Bahar geldi” diye diye koşturmak ve gökyüzüne baktığında gördüğü bembeyaz bulutlar bir nefes alışta ciğerlerine dolsun istiyordu. Gözleri kararmış, başı dönmüştü bir an, fakat gülümsüyordu. “Bir hamak lazım buraya” diyerek hayallendi kendi kendine.&lt;span style="color: red;"&gt; &lt;/span&gt;Durdu. Bahçeye, çiçeklerine baktı ve sarayın büyük, beyaz kapısından, elleri ceplerinde yaramaz çocuklar gibi dışarı çıktı. Parke taşlı yokuştan aşağı, yolun ortasından ağır ağır yürürken öyle mutluydu ki elleri ceplerinde sekmek istiyordu yol boyunca. “Bahar geldi! Bahar geldi!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 125%; text-indent: 35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-7439499656379917575?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/7439499656379917575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=7439499656379917575&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/7439499656379917575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/7439499656379917575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/03/bahcvan.html' title='Bahçıvan'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/Sa6aWI05CdI/AAAAAAAAAFg/J08jWNkF-xI/s72-c/Frankfurt+B%C3%BCcher-Messe+(90).JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-486244258024475950</id><published>2009-03-02T03:06:00.000-08:00</published><updated>2009-03-02T03:19:59.118-08:00</updated><title type='text'>Ev  Sahibi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SavAgrWB3uI/AAAAAAAAAFA/MWFC7hqPmVE/s1600-h/van-gogh-shoes.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 258px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SavAgrWB3uI/AAAAAAAAAFA/MWFC7hqPmVE/s320/van-gogh-shoes.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308548253409730274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geceyarısı. Hava buz gibi. Soğuk, sert bir rüzgar esiyordu. Bomboş sokaklarda sıcak bir duşun, sıcak bir yatağın hayalini kuruyor, kurduğum hayali adımlıyordum. Adımlarım hızlanıyordu. Üşümekten yorulmuştum. Bir cep kanyağım olsaydı diye düşündüm. Ceplerimi yokladım, param yetişmiyordu. Para çekmeliydim. Bankamatiklere doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. Siyah bereli, sakallı, ne bulduysa üzerine geçirmiş gibi görünen bir adam, gençten bir çocuğun yakasına yapışmış bağrıyordu, bankamatiğin önünde. Dili ağzında yuvarlanıyordu. “Hırsıızz! Soyguncuu! Polise vereceğim seni! İmdaaatt! Hırsızz vaarr! Ölüyü diriyi bitirdin sıra bana mı geldi he?!” Çocuk, yakasındaki adamın kara, kirli ellerine dikmiş gözlerini kendinden emin, sesini çıkarmadan öylece bakıyordu. Adam gittikçe sesini yükseltiyordu. “Poliiiissss!” nidalarının hemen ardından bir polis sireni duyuldu ve yolun başında bir polis arabası göründü. Çocuk derin bir nefes aldı, gülümsedi. Adam polis gelmeden sorguya başlamıştı. “Kaç para aldın he?! Kaç para aldın söyle?!” hızla yanaşan polis arabasından iki polis indi ve adamın ellerini çocuğun yakasından ayırıp, “N’oluyor lan gecenin bir vakti! Neyi paylaşamıyorsunuz? Ne bağrıp duruyorsunuz?! diye sordu. “Bu çocuk hırsız amirim! Şikayetçiyim bundan! Evime girdi. Uyuyordum. Baktım bu uyanık girmiş evime paralarımı çalıyor.” Polis hırsla çocuğa döndü ve sert bir tokat yapıştırdı. Çocuk neye uğradığını şaşırmış, dudakları titreye titreye “Yok abi ben bu adamın evine filan girmedim.” Diyebildi. Adam “Bak hala konuşuyor terbiyesiz! Ver paralarımı çabuk!” Polis sakin sakin sordu “Kaç paranı aldı bu senin?” adam bir anda çocuğa çıkıştı “Kaç para aldın he kaç?!” çocuk tokadın sersemliği, öfkesi ve küskünlüğüyle “20” dedi. Polis sordu “Bin?!” çocuk gülerek, dalga geçer gibi “Yok be abicim ne bini! 20 lira...Napayım 20den aşağı para vermiyor.” Dedi ve “Karakola gidelim abicim ne derdi varsa bu adamın orada anlatsın da gidip evimize uyuyalım.” Bu fikir polisin aklında yatmıştı “Yürüyün karakola!” dedi. Adam bir anda durdu. “İki dakika bekleyin de paltomu alayım...” dedi ve koşarak bankamatiğin içine girdi. Büyük bir koli açılmış yere serilmişti, paltosunu da yastık yapmış, kenarına da bir şişe köpek öldüren iliştirmiş...paltosunu, şarabını hemen toparladı ve çıktı. “Gitmiyor muyuz?Hadi be abicim üşüdüm burada..."      &lt;br /&gt;                                                    Resim: Van Gogh&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-486244258024475950?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/486244258024475950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=486244258024475950&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/486244258024475950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/486244258024475950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/03/ev-sahibi.html' title='Ev  Sahibi'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SavAgrWB3uI/AAAAAAAAAFA/MWFC7hqPmVE/s72-c/van-gogh-shoes.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-3509419286343431505</id><published>2009-02-17T02:29:00.000-08:00</published><updated>2009-02-17T02:31:21.870-08:00</updated><title type='text'>Kap-Kaç!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SZqR7hYliOI/AAAAAAAAAE4/GdZtQ3NLwXg/s1600-h/karanfil.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 251px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SZqR7hYliOI/AAAAAAAAAE4/GdZtQ3NLwXg/s320/karanfil.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5303711962941982946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Karanfil!..Midye!..Çakıltaşı!..Misket!..Gazoz kapağı!..Gözlük!..Eldiven!..Kum Saati!..Tuzluk! Tuzluk...” Diye kalabalığın içinden, şaşkın bakışlar arasında hızla, soluksoluğa koşuyordu Taşkın. Yanından geçtiği insanlar durup, arkalarına bakıyor, bir süre bakakalıyorlardı. Bir oyun muydu bu? Taşkın’ın önünden hızla koşan kasketli adamı görünce, bir kovalamaca olduğu anlaşılıyordu fakat, Taşkın’ın neden “Karanfil, midye, çakıltaşı...” diye koştuğu merak konusuydu. Kovalamacanın sonunu merak edip Taşkın’ın ardından koşanlar bile vardı. Taşkın’ın yolunu kesmeye, dikkatini dağıtmaya çalışanlar yüzünden, koşunun temposu düşmüştü, ara açılıyordu. Taşkın yorulmuştu fakat, yavaşlamamalıydı, durmamalıydı, bırakamazdı! Gözlerinden yaşlar geliyordu, suratı kıpkırmızı olmuştu. Vazgeçemezdi! Bir gayret hızlandı, gözleri kararıyor, eli ayağa titriyordu. Bildiği bütün şampiyonluk hikayelerini geçirdi aklından ve bir kez daha başladı.&lt;br /&gt;“Karanfil!..Midye!..Çakıltaşı!..Misket!..Gazoz kapağı!..Gözlük!..Eldiven! Kum saati!..Tuzluk...Tuzluk...” Bütün meraklıları meraklarıyla geride bırakmıştı. Yaklaşıyordu. Kolunu uzatıyor, tutacak gibi oluyor... Bir adımı eksik kalıyordu. Adımlarını tamamlıyor, yakalamak üzere oluyor... Sendeliyordu. Sağ kolunu ileri uzattı, yumruğunu sıktı, adımlarını sıklaştırdı, parmakları adamın omzuna dokundu, adamın kasketi başından düştü ve Taşkın, elini can havliyle adamın omzuna  koyup, sıçrayarak, adamın üzerine çullandı ve sertçe yere indirdi. İkisi de solukluğaydı. Taşkın zafer kazanmış bir hırsla adamın elindeki, çantasını çekip aldı. Fermuarını açtı, karanfil, midye, çakıltaşı, misket, gazoz kapağı? Gazoz kapağı?! Birden telaşlandı, öfkeyle adama baktı. Gazoz kapağını çantasının içinde bulamıyordu. Çantanın içinde elini gezdirdi, yok! Durdu. Adam hayretle Taşkın’ı seyrediyordu, devrildiği yerde. Taşkın bir an hafızasını yokladı ve gazoz kapağını evden çıkmadan, çantasının ön gözüne koyduğunu hatırladı  baktı, oradaydı. Gözlük, Eldiven ve minik kum saati...hepsi tamamdı. Adam yorgun argın, “Birşey unuttun” dedi, çekinerek. Taşkın durdu, düşündü, sert bir bakış fırlattı adama. Adam ürktü ve “Tuzluk?” diye mırıldandı. Ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyordu. Taşkın gülümsedi ve çantasının yan gözünden küçük, kare biçiminde renkli bir kağıt çıkardı, katladı, düzeltti ve kağıdın oyuklarına ellerinin baş ve işaret parmaklarını geçirip dört başlı kağıdı adama uzatarak sordu. Hangisi? Kaç kere? Adam Taşkın’ın sol işaret parmağını göstererek “Yedi” dedi merakla. Taşkın tuzluğun içinde dört parmağını ileri-geri, sağa-sola oynatarak yedi saydı, baktı, “Karanfil” dedi ve çantasının içinden, biraz hırpalanmış bir kırmızı karanfil çıkarıp adama uzattı. Adam karanfili aldı, neye uğradığını şaşırmıştı. Ayağa kalktılar ve taşkın çantasını sırtına takıp titreyen adımlarla ağır ağır uzaklaştı. Adam olduğu yerde elinde bir kırmızı karanfille çakılı kalmıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-3509419286343431505?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/3509419286343431505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=3509419286343431505&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/3509419286343431505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/3509419286343431505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/02/kap-kac.html' title='Kap-Kaç!'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SZqR7hYliOI/AAAAAAAAAE4/GdZtQ3NLwXg/s72-c/karanfil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-6269892954534781499</id><published>2009-01-14T07:23:00.000-08:00</published><updated>2009-01-14T07:25:26.267-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kendi diliyle...'/><title type='text'>DiLBİLGİSİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SW4Dx_Yyv0I/AAAAAAAAAEs/q6ys3R12MlE/s1600-h/37913312kw4.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 218px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SW4Dx_Yyv0I/AAAAAAAAAEs/q6ys3R12MlE/s320/37913312kw4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291170769570807618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;En son yıllar önce bir mektup almıştım ondan. Bomboş bir beyaz kağıt vardı içinde yalnızca,  zarfta bile en ufak bir çizik yoktu. Sonra ne sesini duydum ne de bir haber alabildim. Kimbilir nerede, ne yapıyordur şimdi? Yaşıyor mudur? Bütün bunları neden benden yazmamı istediniz onu bilmiyorum fakat, konuşmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ben yazmıyorum artık biliyor musunuz? Okumuyorum da… Sormayın neden diye işte, bilmiyorum, okuyamıyorum!  Yazamıyorum… Ondan bana kalan tek şey sadece bomboş bir beyaz kağıt! Koskoca 20 yıldan kalan…Bomboş…Bir beyaz kağıt…Benim yüzümden! Benim yüzümden…Oysa ne güzel yazardı biliyor musunuz? Koskoca bir sandığı dolduracak kadar yazmıştır bana. Ne aşk şiirleri, ne aşk mektupları ama! Okusanız siz bile aşık olursunuz…yok… Gitti. Bomboş bir beyaz kağıt kaldı yalnızca bana! Hiç de bile ağlamıyorum, gözlerim sulanıyor, uykusuzum çok. &lt;br /&gt;20 yıl önce ilk tanıştığımızda benden mektup adresi istedi. Çok şaşırmıştım. Ertesi gün İzmir’e gidecekti. Gençtik tabii o zaman, okuyorduk. okullar bitti tabii sonra o yurt dışına gitti, geldi, gitti… Tatillerde gelirdi, sanki yazan başka birisiydi, konuşan başka birisi. Mektupları yazdığından haberi bile yok gibi davranırdı, hiç konuşmazdık mektuplardan. Hiç konuşmadık… O zaman mektup yalnız meraklıların yazdığı bir şey olmuş çıkmıştı. Teknoloji moda olmuştu ve zorunlu… O sabah posta kutusunda mektubunu bulduğumda sevinçten deliye döndüm. Okuduğumda ateşim çıktı, başım döndü. Aşık olmuştum! Galiba… Tekrar tekrar okudum,  döne dolaşa… Gece yarısı yatmadan önce bir kez daha okumak istedim, sayfanın sol ucundan başlıyor, sağ ucunda bitiyordu mektup, satır araları dar,  yazısı küçüktü ve bir tek virgüle, bir tek noktaya rastlayamazdınız. Hırsla kırmızı kalemimi aldım elime virgül gerektiren yerlere virgül, nokta gerektiren yerlere nokta koydum, üstünü çizdim yanlış yazılmış kelimelerin hepsinin tek tek. Sabah ilk işim onu yollamak oldu. Derken ikinci, üçüncü mektupları geldi. Her birine büyük bir keyifle aynı işlemi yapıyordum ve her biri sol uçtan başlayıp, sağ uçta bitiyordu sayfayı tutacak bir boşluk bile yoktu. Biliyorum sayfaya da tutacak yer yapılacak hali yok! Ama işte… Yüzlerce, belki binlerce mektubu geldi, bıkmadan usanmadan, yanımda, uzakta durmadan yazıyordu. Tabii ben de kırmızı kalemim elimde okuyup okuyup geri yolluyordum. Benden hiç cevap istemedi biliyor musunuz? Öyle ya neden istesin ben ona cevap vermiyor muydum? Vermiyor muydum?! Evet herkes bizim mektuplaştığımızı, hiç ayrılmayacağımızı sanıyordu. Evlenecektik!..Her fırsatta beraberdik, her özlemi fırsat sayıyorduk, her yalnızlığı hasretten biliyorduk. 40 yaşında bomboş bir beyaz kağıt gibi ömrüm! Anısı yok, tarihi yok…&lt;br /&gt;Kimbilir nerede, ne yapıyordur şimdi? Yaşıyor mudur? Düşünüyor mudur beni? Yazıyor mudur? Özlüyor mudur?Peki ben buradan ne zaman çıkacağım doktor?Artık evime gitmek istiyorum! Müsekkin filan da istemem! Evet ağlıyorum! İnsan değil miyim?! Doktor? Beni ziyarete gelir mi? Yani yaşıyorsa…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-6269892954534781499?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/6269892954534781499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=6269892954534781499&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/6269892954534781499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/6269892954534781499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/01/dilbilgisi.html' title='DiLBİLGİSİ'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SW4Dx_Yyv0I/AAAAAAAAAEs/q6ys3R12MlE/s72-c/37913312kw4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-4661013696562813845</id><published>2009-01-10T06:53:00.000-08:00</published><updated>2009-01-10T07:11:03.581-08:00</updated><title type='text'>Kayıtsız</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SWi6JVAs_uI/AAAAAAAAAEk/UoVDHj_SICk/s1600-h/KLoewen_UntitledSmokeNo.376sm.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SWi6JVAs_uI/AAAAAAAAAEk/UoVDHj_SICk/s320/KLoewen_UntitledSmokeNo.376sm.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5289682431768329954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Metin, cadde boyu sel gibi akan kalabalığın arasında saçı sakalı birbirine karışmış, kirden kahverengine çalan bej ceketini bileklerini büküp, parmaklarıyla uzatmak ister gibi çekiştire çekiştire kar ayazında yürüyordu. Birbirinden kararsız adımlarla Arnavut kaldırımlarını öğretiyordu sanki bir bir ayaklarına. İş dönüşü yorgun, süslü kadınlar, güzel giyimli, sinekkaydı traşlı adamlar, turistler, gençler geçiyordu yanından. Cadde boyunca farklı farklı, birbirine karışan müzikler yayılıyordu kitapçılardan. Birdenbire bir şey unutmuş gibi, lisenin tarihi devasa kapısının karşısında durdu. Seyrelmiş kirli saçlarını karıştırıp, Kapının önünde poz veren kızlar gördüğünde, patlayan flaşla sağa sola bakınmaya başladı, hava kararmıştı. Ne zaman yanıyordu bu sokak lambaları? İnsanlar akşam olduğunun farkındalar mıydı? Bütün cadde ışıl ışıldı. Caddedeki tek çöp kutusu gibi öylece duruyordu. Gençten bir adamla bir an gözgöze geldi. “Bir sigaran var mı?” diye sordu titreyen, ayarsız sesiyle. Adam yanıtsız geçip gitti yanından. Sigara içen iki kadına, kolkola yürüyen bir çifte, kasketli bir adama “Bi sigara” diye seslenmiş, duyulmamış görülmemiş gibi kalakalmıştı. Gırtlağını temizleyip, sesini akord etmek ister gibi “Bir sigara…Bir sigara” diye yürüye yürüye ses verdi kendikendine. Kalabalığın seyreldiği meydanda bir an durakladı, kafası karışmış gibiydi, saçlarını karıştırdı “Sen kendi sesini duymuyorsun ki!” diye söylenerek caddeye yürüyen ilk sokağa saptı. Köşedeki çiçekçinin önünde durdu ve sigara içen çingene kadına, nergislere, karanfillere, güllere baktı çiçekler üşüyordu, hissediyordu. Telefon kulübelerinde telefonla konuşanlara “Bi sigara” işareti yaptı ve el işaretleriyle itildi. Geri geri birkaç adım atıp kaldırımda durduğunda sinemadan, tiyatrodan çıkan kalabalık gibi bir kalabalığın karşısında buldu kendini. Çiçekçi kadın da kalabalığı görmüş kovaların, leğenlerin içindeki çiçeklerini düzenliyor, tezgahını toparlıyordu. Birden nergislerin olduğu içi su dolu kova yükseltisinden düştü. Su yokuştan aşağı akmaya başladı, nergisler tezgahın çevresine saçıldı. Metin kalabalığın arasında fırtınaya karşı duruyor gibi elinde “Bi sigara” işareti öylece sallanıyor, düşmüyordu. Çiçekçi kadının anlaşılmaz çığlığı yankılandı. Yere saçılan demet demet nergisler, ayaklar altında kalmış, ezilmiş geçilmişti. Kalabalık yokuştan çıkıp caddeye varmış, yokuşun başında gözlerini kapatmış, elinde “Bi sigara” işaretiyle bir adam, ayaklar altında paramparça olmuş nergisleri toplamaya çalışan, etrafa küfürler savuran bir çiçekçi kadın kalmıştı. Metin gözlerini açar açmaz gördüğü elini “Senin burada ne işin var” der gibi hızla indirdi ve ağır ağır yokuştan aşağı yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra demir bir kapının üzerindeki havalandırmanın şiddetli, sıcak rüzgarına tutuldu. İyice ısınmıştı. Sağını solunu dönüyor, ellerini sıcak havaya uzatıyordu. İnsanlar, arabalar gelip geçiyordu. Fermuarını açıp, işemeye başladı. Sanki başka birisi de ona karşı işiyor gibi, sıcak rüzgardan titreyen pantolonu, üstü başı ıslanmıştı. Soğuktan çişinin donduğunu düşündü, fermuarını kapattı, pantolonunu biraz yukarı çekti ve yokuştan aşağı yürümeye başladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-4661013696562813845?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/4661013696562813845/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=4661013696562813845&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4661013696562813845'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/4661013696562813845'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/01/kaytsz.html' title='Kayıtsız'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SWi6JVAs_uI/AAAAAAAAAEk/UoVDHj_SICk/s72-c/KLoewen_UntitledSmokeNo.376sm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5418636412313627908</id><published>2009-01-02T14:45:00.000-08:00</published><updated>2009-01-11T10:41:11.497-08:00</updated><title type='text'>Göz</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SV6fdgRHlQI/AAAAAAAAAEc/K3vewE6Rh4g/s1600-h/Artificial_Eyes_Side_View.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 185px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SV6fdgRHlQI/AAAAAAAAAEc/K3vewE6Rh4g/s320/Artificial_Eyes_Side_View.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5286838341806298370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Akşam gibi, kasvetli bir günün ardından artık gün akşam olmuştu. Orhan bey baş mühendis odasından aşağı, birkaç demir basamak inip, makine yağından kararmış, pürüzsüzleşmiş betona çıktı. Küçük birer sokak,  gözüne hep bir kasaba gibi görünen, “paydos” demiş fabrikayı kısık gözlerle süzdü. Makineler susmuş, insanlar çalışmaya uyku arası vermişlerdi. Tatlı bir tebessüme dudağının kenarında yer açıp, makineler arasında yürümeye başladı. Dışardan sesler geliyordu. Arap’ın hırlamasını duyar duymaz kapıya fırladı. Kapının önünde fabrikanın bekçisi ve ustabaşı çaylarını yudumluyor, Orhan beyin herşeyi, can dostu Arap, fabrikanın çıkmaz sokağının sonunda, çaycı Rıza’nın sırtını duvara dayamış, iki bacağının arasında, bütün dişlerini göstererek hırlıyordu. Rıza kollarını havaya kaldırmış, parmaklarının ucunda yükselmiş, bildiği bütün duaları ediyor ve boncuk boncuk terler akıtıyordu. Orhan bey bilgece gülümseyerek bekçiye baktı. Bekçi, “Deponun kapısını kapatmamışlar, Arap’a da yalnızca zincirinden kurtulmak kalmış…” dedi. Ustabaşı, Rıza’ya bakıp, gülerek “Orhan bey…Arap’ın bir fırlayışı vardı, görecektiniz” diyince, Bekçi kahkahayı patlattı. “Ya Rıza’nın kaçışı, çay bardaklarını fırlatışı…” bekçi kahkahaya boğulmuştu, sözünü tamamlayamadan. Orhan bey, Rıza’dan gözünü ayırmıyordu. Olduğu yere çöküp, “Sen Arap’a n’aptın?” diye sordu. Rıza, erkekliği Arap’ın insafına kalmış, her zamankinden daha erkekçe, ağlaya inleye “Bu köpek…” sesini çıkarmasıyla Arap’ın hırlaması kuvvetlenmişti fakat, Arap olduğu yerden bir hamle daha yapmıyor, duruşunu koruyordu. “Orhan abi!..” Orhan bey sorusunun cevabını bekliyordu. Rıza, “Ben…daha bu küçükken ayak altında dolanıyor diye bunu döverdim… kayışla… bardakları düşürürdüm hep…” Bekçi ve Ustabaşı, Rıza’ya hayatının dersini veren Arap’a ve Orhan beye hayretle baktılar. Orhan bey kendinden emin “Arap!” diye seslendi. Arap, hırlamasını kesti ve başını çevirip Orhan beye şöyle bir baktı ki, ikinci kez “Arap!” diye uyarıldı. Rıza’yı duvara dayalı, iki büklüm bırakıp, sahibinin yanına geldi. Rıza’nın tabanları yere değdi, kollarını indirdi, tir tir titreyen Rıza öylece kalakaldı bir süre. Arap, Rıza’dan gözünü ayırmıyordu. Orhan bey, “Şuna bir su filan verin, beti benzi attı adamın” dedi ustabaşına ve “İyi akşamlar…” diyerek ticari arabasının arka kapısını açtı, Arap’a baktı. Arap, Rıza’ya “Akıllı ol!” der gibi racon kesip, arabaya atladı. Orhan bey bir kez daha can dostuyla gurur duydu ve bu kadarının onun hakkı olduğunu düşündü. Arabanın hareket etmesiyle Rıza, taze, kırık bir daldan bacakları varmış gibi titreye-aksaya yürümeye başlamıştı. Ne su bardağını tutmaya hali vardı, ne boşları toplayıp paydos etmeye…Bekçi ve ustabaşının gülüşmeleri arasında, ”Müstahak bana! Müstehak bana!” diye söylendi kendi kendine.&lt;br /&gt;Orhan bey, dikiz aynasından, biraz önceki halinden eser kalmamış öyle sakin, sessiz yatan Arap’ına baktı, gülümsedi. Yol kenarında otostop çeken bir adam gördü yavaşladı, durdu ve camı aralayıp “Köpekten korkar mısın?” diye sordu adama. Adam arkada yatan Arap’a baktı “Yok be abim be!” diye cevap verdi ve arka kapıyı açıp, hiç istifini bozmayan Arap’ın yanına ilişti. Orhan bey dikiz aynasından kara kuru, kirli sakallı adama “Nereye?” diye sordu. Adam “Kasımpaşa’da otururum ama, sen nerede in dersen inerim de orada” diye cevap verdi. Adam bir süre, önünde yatan, simsiyah köpeği süzdü ve yatışındaki asaletten büyülenmiş bir şekilde, dikiz aynasından Orhan beyin gözlerini yakalayıp, “Satar mısın bana bu küpeği?” diye sordu. Orhan bey, “Hayır!” diye kesip attı. Adam, gözleri köpeğin üzerinde, “Çok güzel bir küpektir bu…Asil…Severim ben de küpekleri…” diye sözlerini sürdürdü. Orhan bey, adamdan rahatsız mı olmalıydı, sevmeli miydi onu kestiremedi. Söyleyecek bir şey bulamamıştı, tebessüm edip, başını hafifçe sallayarak karşılık vermekle yetindi. Adam bir anda atılıp “Bu küpeği bana ver!” dedi. Orhan bey bu cüret karşısında çok bozulmuş, öfkelenmişti. Adam birden coştu, “Bu küpeği bana ver! Ben bu küpeği çok sevdim, bu küpeği istiyorum beyim!” dedi. Orhan bey birden arabayı sağa çekti, durdu ve başını arkasına çevirip, “Bak! Seni arabama aldım, gideceğin yere kadar bırakacağım, bu köpeği satmıyorum da, vermiyorum da anladın mı?! Şimdi kes sesini de otur oturduğun yerde, sinirli adamım ben!” diye uyardı adamı ve tekrar yola koyuldu. Kısa bir sessizlikten sonra adam, “Bak beyim…Seni de, öfkeni de anlıyorum…Bak…Benim gözüm göz değildir. Ben bir şeyi gözümle görüp beğenmem, sevmem…Bir şeyi sevdim mi artık o benimdir…” Orhan bey “Ne diyorsun lan sen!” diye çıkıştı. “Küpeğin ölür beyim! Bu küpeği bana ver…” Orhan bey bir an önce bu adamı gideceği yere bırakmanın peşindeydi, atacaktı yoksa adamı arabadan “Yahu adam! Anlamıyor musun, Sus!” dedi. “Ne olacakmış ulan köpeğime ha?!” Adam, “Ya ağabeycim sen beni yanlış anladın…Benim gözüm göz değildir diyorum sana…Bir haftaya kalmaz bu aslan gibi köpek hastalanır, ölür…Ben sana bunu anlatmaya çalışıyorum…Bak yazık olmasın sonra…Benden söylemesi…” dedi ve sustu. Orhan bey, gizlemeye çalıştığı endişesinden sıyrılarak, karanlık, dar Kasımpaşa sokaklarında ilerlerken “Nerede oturuyorsun?!” diye sordu. Adam kapısının önüne kadar tarif etti. Bir kahveyi geçip, “Burası! İşte bu fakirane…” dedi. Arka kapıyı açtığında, Arap başını kaldırıp, şöyle bir baktı. Adam kapıyı kapatmadan tekrar Arap’ı süzdü ve kapıyı örttü yavaşça, kara bulutlarla kaplı gökyüzüne baktı. Orhan bey arabadan inip adamın yanına geldiğinde, adam, “Birazdan yağar bu hava…Kusura bakma beyim…Ben söyleyeceğimi söyledim…Benden günah gitti bak…” dedi. Orhan bey, sıkıntılı başını göğe kaldırdı, büsbütün sıkıntı kapladı içini ve “Hadi selametle, iyi akşamlar” diye sıyrılıp, bütün kötü düşüncelerden, hızla uzaklaşmak için arabasına atladığı gibi yola koyuldu. Öfkeliydi Orhan bey, endişeliydi. Böyle şeylere pabuç bırakmazdı ama, içindeki sıkıntıdan korktu, “Hastalanacakmış! Yok gözü göz değilmiş...Yok ölürmüş…Adama bak ya!” diye söylenmeye başladı fakat, bir yandan, adamın sesi kulaklarından eksilmiyor, aynı şeyleri tekrar edip duruyordu. “Bu küpeği istiyorum beyim…” “Benim gözüm göz değildir diyorum sana…” Orhan bey, bütün bu seslerden, düşüncelerden sıyrılıp, radyoya uzandı ve derin derin, içli içli bir klarnet bir anda yakalayıverdi, sarıp sarmaladı hemen, kapatamadı. Gök gürüldüyordu. Delice, sanki hiç dinmeyecekmiş gibi bir yağmur bastırdı. Eve vardıklarında yağmur şiddetini artırmış, Orhan beyin içindeki sıkıntı, endişe de kuvvetlenmişti. Orhan bey, ömrünü bildiği birine, bir şeye, bakar gibi şefkatle, kapıyı açıp Arap’a baktı. Arabanın içinde, çıkmak için hazırlanmış köpeğini sevdi ve kapının önünden çekilip, apartman girişine kadar koşmasına izin verdi. Kendisi sırılsıklam olmuştu. Ağır ağır, uykusuz bir geceye adım attı. Bütün gece evin içinde dolanıp durdu. Gidip gelip, Arap’a baktı. Her zamanki yerinde, her zamanki gibi yatıyordu. Biraz rahatladı. Üşüyerek uyandı koltuğun üzerinde, oturduğu yerde uyayakalmış, sabah etmişti. Uyanır uyanmaz, hemen “Arap!” diye seslendi. Yerinden kalktı ve kapının önünde gözleri kan çanağı, yüzünün feri sönmüş, köpeğini gördü. Telaşla önünde çömelip yüzüne baktı, gözlerine, burnuna…Gözlerinin beyazı görünmüyordu, cansız bakıyordu ve burnunda biraz olsun nem yoktu, sıcaktı. Hemen veterinere koşturdu. Hekim görür görmez telaşlandı. Her zaman Orhan beyden önce kapıdan giren köpek, şimdi döküle döküle geliyordu. Orhan bey hiçbirşey söyleyemedi, perişandı. Hekim gözlerine, burnuna, dişlerine baktı, göğsünü, böğrünü dinledi, kontrol etti. Orhan bey, “Daha dün akşam hiçbirşeyi yoktu” diyebildi. Hekim, “işin tuhafı şimdi de bir şeyi yok” dedi. Orhan beyin kafasının içinde o ses dönüp durmaya başladı. “Ulan…ulan” diye mırıldandı. Hekime “Görüşürüz” diyerek Arap’ı arabaya attığı gibi, akşam geldiği yolları hızla geçip, soluğu Kasımpaşa’da, kahvenin yanındaki o fakiranede aldı. Hızla arabadan çıktı, kapıyı çaldı ve karşısında adamı görür görmez yakasına sarılıp, dışarı çıkardı. “Bak! Ne yaptığını bilmiyorum ama, dipdiri köpek, perişan oldu…” adam Orhan beyin, yakasındaki ellerinin üzerine ellerini koyup, sakinleştirmeye çalışarak, o öfkeli ellerden kurtuldu ve “Bir hafta sonra gel de gör küpeğini be” dedi. Orhan bey “Gözüm üzerinde bilesin…eğer bu köpeğe bir şey olursa seni vururum!” dedi. Adam “Tamam ağabeycim sen yüreğini ferah tut…İstediğin zaman gel” diye Orhan beyi yatıştırmaya çalıştı ve camdan, köpeğe bakıp, kapıyı açtı. Arap ağır ağır indi arabadan. Orhan bey önünde eğilip sevdi, gözleri doldu. Birden ayağa fırladı ve “Gözüm üzerinde ulan” diye yineledi. “Bu köpek senin bildiğin köpeklerden değil, ona iyi bak! Ben sürekli gelip görürüm…sana diyecek sözüm yok…Eyvallah…Eyvallah…” diyerek, üzgün, çaresiz arabasına binip uzaklaştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler ağır ağır geçmişti. Geceler, sigaralar birbirine eklenmiş, uykusuzluk ve yapılacak bütün işler dağ gibi yığılmıştı önünde. Artık takat, sabır kalmamıştı. Toparlandı ve bunca yorgunluğun, üzüntünün güneşini o karanlık dağ üzerinden aşırıp, dışarı çıktı ve uçar gibi Kasımpaşa’da aynı sokağa girdi. Arap’ı göremeyince nedensiz telaşlandı. Çocuk sesleri duydu. Top oynuyordu çocuklar…Fakiranesinin önünde sandalyede oturan adamı gördü. Arabadan indi, adam yerinden kalktı “Hoş geldin ağabeycim” dedi. Orhan bey merakla çevreye bakınırken, çocukların arasından, önünde bir plastik topla yaklaşan köpeğini görür görmez, herşeyi, bütün yorgunluğunu, üzüntüsünü unuttu ve heyecan içinde “Arap!” diye seslendi. Arap koşarak Orhan beyin yanına geldi. Adam gururla bu sevgi selini seyrediyordu. Orhan bey, dokunsalar ağlayacaktı, rahat bir nefes aldı ve coşkuyla köpeğinin sürüklediği topa vurup, koşturdu Arap’ı…&lt;br /&gt;Orhan bey hiç vakit kaybetmeden “İn misin cin misin be adam!” dedi gülümseyerek…Adam, “Bilmem” der gibi iki elini iki yana açtı, gülümsedi. ”Geleceğim bak! Hep geleceğim…” diye tekrarladı Orhan bey. Adam Orhan beyin gözlerine sevecenlikle baktı. Orhan bey “Sen bir şeyi daha benden almadan ben ufak ufak yollanayım” diye arabasının kapısını açtı. Adam “Araban da güzelmiş…”diye takıldı Orhan beye. Orhan bey ters ters baktı. Adam gülerek “Güle güle kullan diyecektim” diye sözünü tamamladı ve “Yolun açık olsun” diye ekleyip, yolcu etti Orhan beyi…Orhan bey hayret sokağından, “Adama bak ya! Adama bak ya!” diye diye, güle güle ayrılıp, doğru veterinerin yolunu tuttu…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5418636412313627908?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5418636412313627908/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5418636412313627908&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5418636412313627908'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5418636412313627908'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2009/01/gz.html' title='Göz'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SV6fdgRHlQI/AAAAAAAAAEc/K3vewE6Rh4g/s72-c/Artificial_Eyes_Side_View.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-2535372317562402712</id><published>2008-12-27T17:09:00.000-08:00</published><updated>2008-12-27T17:26:36.910-08:00</updated><title type='text'>Bir marina gecesi orkestrası</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SVbVvB5VMfI/AAAAAAAAAEU/JczTtwxBMZ0/s1600-h/marmaris3.18492214_std.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SVbVvB5VMfI/AAAAAAAAAEU/JczTtwxBMZ0/s320/marmaris3.18492214_std.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284646216705323506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Marinanın barında biri torpilli, dört tane votka-portakalı mideme indirmiştim. Kışın ortasında bütün teknelerin üzeri kapalı, hiçbirinin ışığı yanmıyordu. Geceyarısı sert, soğuk rüzgara ve yağmura karşı paltomun yakalarını kaldırıp, ellerim ceplerimde ağır ağır yürüdüm. Yağmur ve soğuk içtiklerimi benden alıp yollara yağıyor, yüzüme yüzüme esiyordu sanki. Oysa güzel bir uyku çekmek için değil miydi bütün bar mesaisi? Bir de kahve içilmez mi bunun üzerine artık? Tekneme vardığımda komşu teknenin kapısının açıldığını duyup, günlerdir baktığım karanlıkta bir ışık yanacak, sabah tekneden çıkarken bir “Günaydın” duyacağım diye sevindim. Kapılarından sızan ışıkla el feneri olmadan içeri girip bir kahve yaptım ve dışarıya koltuğuma kuruldum fakat, komşu teknede bir hareket yoktu, kapı açılmıştı ama? Ben gene bir sigara yakıp, her gece olduğu gibi karanlıkta tekneleri, insansız marinayı seyretmeye koyuldum. Komşu teknenin ışığı aralıklarla gölgelenip duruyordu. Elinde uyku tulumuyla genç bir adam dikkatle basamaklardan çıkıp, sağa sola bakındı, kapıyı örttü ve brandanın altı destekli yerlerine basıp, brandanın gerildiği uçtaki geniş basamağa uzandı ve gelişigüzel uyku tulumunun içine girdi, bir sigara yaktı. aralıklarla sigara içiyor, doğrularak, sağa sola dönerek öylece sessiz sessiz duruyordu. Kahvem bitmişti. Artık uyumalıydım ama, bu uykusuz genç adama kayıtsız kalamıyordum. Gözümde bir zerre uyku yoktu sabahın olmasına da bir şey kalmamıştı. Bir kahve-konyak alıp bütün bir gece uyku tulumunun içindeki genç adamı seyrettim merakla. &lt;br /&gt;Günün ışımasıyla rüzgar kesilmiş, bir kış güneşi yükselmeye başlamıştı. Geceleyin, yıldızsız gökyüzü, rüzgarın alıp götürdüğü bulutlarla masmaviydi. Genç adam kalktı, gerindi ve uyku tulumunu katlayıp, içeri koydu. Çıktığında yüzünde, duruşunda bir hayranlık vardı. Karaya çıktı. boş boş sağa sola birkaç adım attı. Hemen zaten kaynayan suyla bir kahve hazırlayıp, “Günaydın” dedim ve kahve bardağını uzattım. “Uzun bir geceydi ha?” diye sorduğumda sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anlatmaya başladı.&lt;br /&gt;Müthiş bir orkestra vardı marinada. Yağmur sonrası ciğerlerime mis gibi deniz kokusu doldururken, tekneye geldiğimde tatlı tatlı esen rüzgar, sertleşmişti. Çok kuvvetli bir nefesti ve yelken direklerinin içine içine üfleyip, çok tiz ve bas sesleri bir arada çıkarıyordu. Değişik gerginliklerdeki halatların direklere çarpması, sonra, halatların sıyrılmasıyla çıkan o garip çello sesi ve tabii ki, yelken direklerinin sallanıp çıkardığı çarpma sesleriyle oluşan davullar, vurmalı çalgılar! Harikulade bir orkestra! Berliöz’ün fantastik senfonisiydi sanki. İnsansız bir orkestra!..&lt;br /&gt;Genç adamın heyecan içinde, coşup taşarak, dalgalar arasında çıkıp inen bir kayık gibi anlattığı satırlar karşısında söyleyecek bir şey bulamıyordum. Olduğum yerde çakılıp kalmıştım. “Uyku tulumunun içinde hiç de orkestra şefine benzemiyordun” dedim. Genç adam gülümseyerek kahvesinden bir yudum aldı. “Bir marina gecesi orkestrası” diye mırıldandım. “Bir marina gecesi orkestrası” diye tekrarladı. Sevmişti bu sözü. Kahvesini bir dikişte bitirip, teşekkür etti ve “Kahvaltı sonrası yolculuk” dedi. Geceyi geçirmek için gelmişti sadece. Gidecekti, baktığım karanlıkta bir ışık yanmayacak, sabah tekneden çıkarken bir “Günaydın” duyamayacaktım gene! “İyi yolculuklar” diledim ve “Bir marina gecesi orkestrası” diye mırıldana mırıldana tekneme dönüp, kendimi hemen yatağa attım. Gece olmalıydı! Hemen gece! Hemen&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-2535372317562402712?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/2535372317562402712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=2535372317562402712&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2535372317562402712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2535372317562402712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/12/bir-marina-gecesi-orkestras.html' title='Bir marina gecesi orkestrası'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SVbVvB5VMfI/AAAAAAAAAEU/JczTtwxBMZ0/s72-c/marmaris3.18492214_std.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5181134381686718829</id><published>2008-12-19T03:18:00.000-08:00</published><updated>2008-12-19T17:18:40.070-08:00</updated><title type='text'>Güzel bir sabah</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SUxHrb_iWmI/AAAAAAAAAEM/6Av9Z-OAsFU/s1600-h/5661-Ortancalar.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SUxHrb_iWmI/AAAAAAAAAEM/6Av9Z-OAsFU/s320/5661-Ortancalar.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281675274572946018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bütün bir gece penceresinin önünde, eli çenesinde dışarıyı seyretmişti. Kapalı bir gün olacaktı. Bulutlar gökyüzünü örtmeye başlamıştı, güneş görünmüyordu. Yaşlı kadın, sabah serinliğinde, bahçeye çevirdiği balkonuna çıktı. Sardunyalar, sarmaşıklar, ortancalar, biberiyeler, naneler ve fesleğenler saksı saksı çoğaltılmış, kopyalanmıştı. Balkonda görünen bir bitkiyi, pencere önünde de görmek mümkündü. Yaşlı kadın elinde bakır ibriğiyle mutfağa girdi. Sabah çayı için çaydanlığa su koydu ve ibriğini doldurarak, mutfak penceresinden başını uzatıp şöyle bir baktı ki, yolun ortasında bir sokak köpeği yayılmış yatıyordu. Mutfak penceresinden gülümseyerek ayrılıp, bahçesine gitti ve ibrikteki suyu, çocuklarına bir şeyi pay ediyormuş gibi hassas bir şekilde her saksıya bir bir döktü. Elindeki ibriği özenle yerine bırakıp, bitkileri arasında bir iki adım attı ve ellerini balkon demirlerine koyarak kendisi için olabilecek en güzel sabahlardan birinin olduğunu düşündü. Sokak köpeği, yolun ortasındaki uykusunu sürdürüyordu. Sokak köpeği bir şey hatırlatmıştı yaşlı kadına. Ocaktaki çay suyunu…Yaşlı kadın günün ilk çayını demlemek üzere fokurdayan çaydanlığın başına gitti. Mutfak penceresi bir gölgelenip, bir güneşleniyordu. Yaşlı kadın çayını demlemişti. Gün ışığını ve sabah serinliğini içeri davet etmek için bütün perdeleri, pencereleri açtı ve Seyyan Hanım tangoları eşliğinde balkona çıkıp, bitkileri arasında duran, çoğunlukla kedisinin uyuduğu koltuğuna oturdu. Eli çenesinde öyle sakin, öyle telaşsız duruyordu. Yüzünde ve bu sabahta bir ferahlık, bir berraklık vardı. Caddeden tek tük arabalar, insanlar geçiyordu. Evlerde işe gitme telaşı henüz başlıyordu. Mutfaklarda çaydanlıkların buharı yeni yeni tütmeye başlamıştı. Yaşlı kadın ağır ağır yerinden doğrulup, bir bez parçası alarak ince uzun, yaprakları dal gibi uzanan bir bitkinin yapraklarını okşar gibi özenle silmeye başladı. Bir yandan çalan müziğe mırıldanarak eşlik ediyordu. Boynu kırmızı kurdeleli, sarı kedisi ayaklarına dolanır dolanmaz tüm sevecenliğiyle onu kucağına alıp, balkonda bir iki adım attı. Dışarıya baktı, köpek uykusunu sürdürüyordu. Kedisini aslında daha çok ona ait olan koltuğa bıraktı ve çaydanlığı fokur fokur kaynayan mutfağına gitti. Sokaklar, caddeler hareketlenmeye, servisler işe, okula gitmek üzere kaldırımlarda bekleyen insanları almaya başlamıştı. Dışarıdaki serinlik bulutların arasından sıyrılan güneşe, geceden kalma sessizlikse, günün telaşıyla başlayan gürültüye teslimdi artık. Yaşlı kadın mutfak penceresine dirseklerini dayamış, dışarıyı dinliyor, seyrediyordu. Sokağa giren bir araba yolun ortasında uyuyan köpeğin arkasında durmuş, köpeğin uyanmasını beklemişti. Köpeğin uyanmaya pek niyeti yok gibiydi, yaşlı kadın gülümsedi. Araba usulca geri geri gidip yolunu değiştirdi. Yaşlı kadının kendinden biraz genç üst komşusu pencerede “Günaydın” dedi. Yaşlı kadın hafifçe başını kaldırıp “Günaydın” diyerek “Sokak köpeği sokağında yatmalı” diye ekledi gülümseyerek. Güneş gözüne gözüne geliyordu artık. Çay kısık ateşte ancak, kaynıyordu. Komşular “İyi günler” dediler birbirlerine. Yaşlı kadın her zamanki fincanına, güzelce demlenmiş çayını süzgece dökerek doldurdu ve bu saatlerde gölge olan balkonuna gitti. Koltuk boştu. Ilık bir rüzgarla gelen biberiye kokusunu ciğerlerine doldurdu, çayından bir yudum alıp, bıraktı ve hafifçe boynunu sağa sola çevirerek gezindi. Sokağa baktı, köpek orada, yolun ortasında güneş banyosu yapıyordu. Yaşlı kadın huzurla koltuğuna oturup, arkasına yaslandı, çayını aldı ve bitkileri üzerinde, her birine şefkatle dokunan gözlerini gezdirdi. “Bakışları derin derin / senin o siyah gözlerin / aşktır senin her yerin / hele kirpiklerin…” şarkısına bıraktı kendini, derinlere dalarak…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5181134381686718829?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5181134381686718829/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5181134381686718829&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5181134381686718829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5181134381686718829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/12/gzel-bir-sabah.html' title='Güzel bir sabah'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SUxHrb_iWmI/AAAAAAAAAEM/6Av9Z-OAsFU/s72-c/5661-Ortancalar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-914970108016099431</id><published>2008-12-13T08:27:00.000-08:00</published><updated>2008-12-16T13:45:46.687-08:00</updated><title type='text'>Zaman</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SUUi0Zu5v3I/AAAAAAAAAEE/WEioEyylzck/s1600-h/look_back_and_see_by_silvermixx.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 310px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SUUi0Zu5v3I/AAAAAAAAAEE/WEioEyylzck/s320/look_back_and_see_by_silvermixx.jpg"border="0"                                                                                               alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279664421817925490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Vapur yanaşmamışken, halat atılmadan, iskele verilmeden atlayıp koşmaya başladı. Darbuka çalan çingene çocukların, çiçekçilerin yanından hızla geçip caddeye ulaştı. Trafik ışıklarının kırmızı saniyelerinin, yayalar için henüz aktığını gördüğünde geçmek için bir hamle yaptı fakat, arabalar hızla akıyordu. Çaresizce durup kırmızı atkısını, mantosunun yakasını, uzun siyah saçlarını düzeltip, sıkıntıyla beklemeye koyuldu. Saniyeler tükenir tükenmez, arabalar durmadan bir yarış atı gibi fırlayıp, kalabalığı yararak, otobüs beklemekle vakit kaybetmemek için minibüslere koşmaya karar verdi. Koşmaktan ve soğuktan gözleri yaşarmıştı. Nefes nefese minibüslere vardığında, vapurdan inip koşmaya başladığı trafik ışıklarında kaybettiği kırmızı saniyeler yüzünden, bir önceki minibüse geç kaldığını düşünüp üzüldü. Gözleri dolu dolu dışarıya bakıyordu. Sokakların, reklam panolarının, arabaların ışıkları göz yaşlarında bulanıyordu. Minibüs hareket etmişti ve her trafik ışığında durması, yolcu beklemesi ölüm geliyordu. Minibüsün içinde gözlerini gezdirdi. İnsanlar uyuyor, yola bakıyordu. “Ne rahat, ne endişesiz insanlar” diye geçirdi içinden. İnmek için hazırlandı ve bütün uyuyanları, dalgınları uyandıracak bir sesle birdenbire, kapının önünde hazır beklerken “Işıklarda inebilir miyim?!” diye seslendi. Kapının açılmasıyla onun için bir yarış daha başlamıştı sanki. Hedefe kilitlenmiş bir ateş topu gibiydi. Terlemişti, yanakları kızarmıştı. Her zaman caddeden eve inerken, yolunun üstünde, kaldırımdaki aşk merdiveni dedikleri palmiyeye benzeyen ağacın uzun, ince yapraklarıyla saçlarını tarardı fakat, onun da yanından hızla geçmişti. Apartman kapısının önüne geldiğinde soluksoluğa ve yorgundu. Kapıyı açıp, hızla asansörlere yürüdü. İki asansör de, 18 katlı apartmanın 18.katındaydı. İki asansör arasındaki sütuna sırtını dayayıp ağlamaya başladı. Ömür geçiyordu…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-914970108016099431?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/914970108016099431/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=914970108016099431&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/914970108016099431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/914970108016099431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/12/zaman.html' title='Zaman'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SUUi0Zu5v3I/AAAAAAAAAEE/WEioEyylzck/s72-c/look_back_and_see_by_silvermixx.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-1273902813259976941</id><published>2008-12-06T12:32:00.000-08:00</published><updated>2008-12-06T12:37:41.062-08:00</updated><title type='text'>Eve gidelim!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/STrif-N50GI/AAAAAAAAAD0/LWQ8U_k7_YQ/s1600-h/%C5%9Fiddet.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/STrif-N50GI/AAAAAAAAAD0/LWQ8U_k7_YQ/s320/%C5%9Fiddet.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276778952323092578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;  Aras, birasından büyük bir yudum alırken, gözleri yaşardı. Arjantin bardak dudaklarına yapışmıştı ya da birileri ağzından birayı boca ediyordu sanki. Bardağı tuttuğu kolu, gard alır gibi duruyor, bardağın ağırlığından, bileğinden dirseğine kadar bütün kas ve damarlar meydana çıkıyordu. Masasındaki siyah takımlı, sinek kaydı traşlı üç adam, sırayla “Abi…Abi…” diye durdurmak istedi fakat, kalabalık terasta, yüksek ses konuşmalar, gülüşmeler ve ılık ılık rüzgarla esen müzik onları duymasına engel oluyordu ya da duymazdan geliyordu. Karşısında oturan Ertuğrul, Aras’ın bira tutan koluna elini koydu ve Aras bardağı dudaklarından koparıp, sertçe masaya vurdu. Yaşaran gözlerini, çocukluk arkadaşı, can yoldaşı Ertuğrul’dan, masasından çevirip, karşıda, duvar dibinde önce, güzel, siyah, uzun saçlı kızın saçlarına, sonra, kızın geniş omuzları üzerinden gördüğü sakallı, hippi kılıklı adama dikti. Adam votka-martini bardağının ağzıyla oynuyor, dudağının kenarındaki tebessümünü yüzünde gezdirirken de, göz ucuyla kadına bakıyor, kesik kesik konuşuyordu. Ertuğrul Aras’ın gözlerine değil de, gözlerini diktiği yere bakmayı yıllardır huy edinmişti. Boynunu hafif kırarak, daha geniş bir açıyla gördü, Aras’ın baktığı adamı ve kadını, Aras’ın göremediği…Sonra, Aras’ın gözlerine çevirdi gözlerini, bir anlam çıkarmak ister gibi fakat, Aras’ın nemli gözleri, bir şeyler yaşıyordu sanki, olduğundan fazla açılıyor, öylece dalıyor, sonra normale dönüyordu. Etrafta konuşulan hiçbirşeyi duymuyordu. Sağ gözü seyirmeye başladı. Bir şeyden korunmak ister gibi gözünü kıstı, yüzünü buruşturdu. 19 yaşında, kız arkadaşıyla elele, babasının karşısında kalakaldığında, babasından yediği o ağır Osmanlı tokadı indi yüzüne. Oturduğu yerde, ayakları kayıyordu, yer çekiliyordu ayaklarının altından, tutunamıyordu. Mahallede anasına küfreden bir adamı bıçakladığında, babasının karşısına dikilmişti ilkin ve babasının hacı terlikli ayağı, bacak ve bel kuvvetiyle böğrüne saplanmış, salonun parkelerinde kayıp, yere kapaklanmıştı. Gözleri kan çanağı olmuştu, Ertuğrul ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi. Garsonu çağırdı ve bir duble rakı istedi, Aras için. Baktığı adam, Aras’ın gözlerini fark edip tedirgin olmuştu, durup dururken. Aras’ın siyah, dar tişörtü sırılsıklam olmuştu. Boncuk boncuk terler akıtıyordu. Hafifçe kımıldadı, elini göğsüne koydu, eski bir yarası kanamış gibi, canı acımıştı, yüzü buruştu, sağ gözü seyirmeye devam ediyor, gözleri büyük büyük açılıp, kısılıyordu. &lt;br /&gt;O çok özendiği, çok beğendiği tişörtünü giymişti babasının, kaçak. Oldukça sakin, güzel bir akşam geçirmişti arkadaşlarıyla fakat, gecenin sonunda kendini 10 kişinin arasında bulacağını bilemezdi. Polis sirenlerini duyar duymaz kalabalık dağılmıştı, nefes nefese kalmıştı. Üzerinde bir sıcaklık hissettiğinde, Ertuğrul, “Abi! Kan!” diye paniklemişti. Ertuğrul’la aralarında 1 yaş vardı fakat, Aras ağabeydi işte, ağırdı. Aras bıçaklandığını anlamıştı. Kimbilir o hengamede hangi orospuçocuğu sokmuştu bıçağı. Arkadaşlarının şaşkın ve endişeli bakışları karşısında, göğsünden dışarıya kan pompalanırken “Hassiktiiiirrr! Babamın tişörtü…Babamın tişörtü yırtılmış amına koyiim yaa!” diye söylendi, üzüldü, ağlamaya başladı ve bağıra bağıra küfretmeye… “Orospu çocuklarrıııı !. . .” Gece, polisli hastanede bitmişti. Dikişler atılmıştı, ölümden dönmüştü Aras. &lt;br /&gt;Ertuğrul, kan ter içinde kalmış Aras’ı, bir cesaret dürttü, dürttü “Abii! İç, iyi gelir“ dedi. Aras, bir dikişte bir duble sek rakıyı mideye indirdi, kendine geldi biraz. Sağa sola bakındı. Ertuğrul’a bakıp, “Neler geldi aklıma lan” diye mırıldandı. Ertuğrul “Gördüm abi” diye cevap verdi. Aras birdenbire, sigarasını dudağına götürürken, Ertuğrul’un bileğinden sıkıca yakaladı, diğer eliyle parmakları arasından sigarayı çekip aldı, dudakları arasına koydu ve Ertuğrul’a ağzında sigarayla, bilek güreşi yapar gibi yaklaşıp “Babam!..Babam öldü…Öldü…” dedi. Biliyordu Ertuğrul, gündüz birlikte gömmüşlerdi. Başını salladı sadece. Aras rahatça, Ertuğrul’un bileğini bırakıp, geriye attı kendini, arkasına yaslandı. Gözü aynı adama takıldı tekrar. Adamla gözgöze geldiler bir an. Adam kıza, Aras’la ilgili bir şeyler söyledi. Kız hafifçe başını çevirdi, Aras’a, Ertuğrul’a, masaya bakıp döndü. Aras böylece kızın yüzünü de görmüştü, gözlerini adamdan ayırmıyordu. Adam boş bardağını garsona uzatıp yenisini istedi, biraz konuştular, gülüştüler, “Belli ki mekanda tanınıyor bu soytarı” diye düşündü ve garson elinde votka-martini bardağıyla tam masaya yönelirken, Aras garsona el işareti yapıp, hemen gelmesini istedi. Garson bardağı masaya bırakacak, gelecekti fakat, Aras el işaretiyle, inatla “Hemen!” çağırıyordu. Garson ister istemez yanaştı. Aras bardağı garsonun elinden alıp, bir yudum aldı “Hıım” diyerek kalkıp, masasındakilere el işaretiyle kalmalarını söyleyerek, adam ve kadının olduğu masaya gitti. Kıza nezaketle “İyi akşamlar!” diyip, adamın önüne sertçe bardağı koydu. Adamın gözlerine eğilerek “Ne bakıyorsun lan sen!” dedi, elini yavaşça adamın omzuna götürdü, omzundan boynuna uzanan kası iki parmağı arasına aldı, sıktı, sıktı…Adam ne yapacağını bilemiyordu. Sakinliğini korusa, belki başından savabilirdi Aras’ı. Kız şaşkınlıkla, öfkeyle bakıyordu, olan biteni anlamaya çalışıyordu fakat, sevgilisinin canının acıdığından haberi bile yoktu. Adam Aras’ın masasına baktı, bir şey diyeceği varsa da sustu. Kız yerinde doğrulup, “Beyefendi!” derken, Aras bir anda adamı favorilerinden yakalayıp, “Yanındaki kızdan da mı utanmıyorsun lan sen!” diye gürleyerek, bir eliyle, adamın kulak memesi hizasındaki saçını, sakalını tutarken diğer eliyle sıkı bir Osmanlı tokadı yapıştırdı ve neye uğradığını şaşıran, perişan olan kıza baktı, “Bu adamı mı seviyorsun sen?!” diyerek masasına döndü. Ertuğrul ve diğerleri çoktan ayaklanmıştı. Cıvıl cıvıl terasta çıt çıkmıyordu. Etrafa küfürler savurdu, yan masadaki kızların önünde duran bir duble rakıyı şaşkın bakışlar arasında kafasına dikti ve cebinden çıkardığı bir tomar parayı bara koyarak, çıkıp gitti. Adam önündeki votka-martini bardağını boş gördüğü duvara fırlattı ve dişleri birbirine kenetli, gözleri dolu dolu “Seni eve bırakayım” dedi kıza, gözgöze gelmekten kaçınarak. Adam ve kadın elele, garson, barmen arkadaşlarıyla gözleriyle anlaşıp, dertleşip ağır ağır oradan ayrıldılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-1273902813259976941?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/1273902813259976941/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=1273902813259976941&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1273902813259976941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1273902813259976941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/12/eve-gidelim.html' title='Eve gidelim!'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/STrif-N50GI/AAAAAAAAAD0/LWQ8U_k7_YQ/s72-c/%C5%9Fiddet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-362745711546116766</id><published>2008-11-29T09:04:00.000-08:00</published><updated>2008-11-29T09:07:02.039-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf: Ara Güler'/><title type='text'>Eve Dönüş</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/STF2l0hfoOI/AAAAAAAAADs/6lCVim43t8k/s1600-h/ara_guler9.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 278px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/STF2l0hfoOI/AAAAAAAAADs/6lCVim43t8k/s320/ara_guler9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274127030753927394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Durağa vardığımda sırılsıklam olmuştum. Her zamankinin aksine birkaç kişi daha vardı, benimle aynı otobüsü bekleyen ve her zamankinin aksine, bu kez ben, bir şikayetin, tartışmanın, ortasında bulmuştum kendimi. Sanki oradaydım. Soğukta ve deli gibi yağan yağmurdan kaçak, sırılsıklam, durağa sığınmış, konuştukça panterleşen yavru bir kedi gibi, bendim, bir buçuk saattir bir otobüsü bekleyen!..&lt;br /&gt;“Şikayet edeceğim bunları! Böyle de olmaz ki, bir buçuk saattir bekliyorum, ayaklarım dondu!” diye söyleniyordu yaşlı kadın. Konsey kurulmuştu. Yuvarlak çerçeveli gözlüğü, boynuna doladığı haki, pelüş şalıyla, bir İstanbul hanımefendisi, bu sözleriyle oturumu açmıştı. Hemen yanında gözlüklü, göbekli, kır saçlı, yaşlı adam öfkeyle, “Döveceksin birkaç tanesini! Döven mi haklı, dövülen mi? Döven haklı!..” diye atıldı. Hiç sesini çıkarmayan, konuşulanlara hafif, acı, gülümsemesiyle başını sallayarak destek veren kıza baktı “Onların keyfi yerinde, maaşları tıkırında, yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında. Bir de tam gün çalışmıyor bunlar! Şimdi git bak, orada çay, sigara, muhabbet gırla…Biz enayi gibi otobüs bekleyelim!..” Adamın bu sözlerine dayanamayan kadın, “Hadi yürüyün! Amirliğe gidip, orada anlatalım derdimizi…” Gülümsedim… Kadın yumuşacık bakışlarını yüzüme çevirmişti. “Şikayet edeceğimiz yeri de, şikayet etmek zorunda kalıp, onları da şikayet edecek yer aranıp dururuz sonra” diye mırıldanmış, susmaya çalışmıştım ancak, konuştukça, düşündükçe, eklem yerinde bir yara, gerilip, gevşiyordu sanki, canım acıyordu ve birden ümitsizliğe kapılıyordum, yalnızlaşıyordum gitgide. Alışmış gibi, bir başka olgunluk mertebesine ermiş gibi davranıyor, bundan da rahatsızlık duyuyordum. Öfkelendiğim şeylerde birilerini haklı bulmaktan yorulmuştum, korkuyordum. Duraktaki tarifede seferler geçiyordu, yan duraklardan otobüsler gidiyordu. İşte geliyordu! “Kesinlikle budur! Şunun rahatlığına, lakayıt haline bak…” diye söylenmişti yaşlı kadın ama, yüzünde tatlı bir sevinç görünüyordu. “Benim hiç işim olmadı ki bunlarla” diye eklemişti. Evimize gidecektik, otobüs çalışacaktı ve bir kez daha ertelenecekti öfke, şikayet, ümitsizlik, unutulacaktı. Ne acı! Şoför kapıyı açmış, otobüsü çalıştırmıştı ki, konsey kapının önünde bitivermişti hemen. “Ne! Nasıl yani? Hareket etmiyor mu?” dediğini işittim, yaşlı kadının. şoför otobüsü biraz geri, biraz ileri alıp durdurmuş ve inmişti. Yaşlı adam bir anda şoförün karşısına dikilip, “Ne demek hareket etmiyor!? Biz kaç saattir bekliyoruz. Bir önceki gitmedi, bu gitmiyor!.. Tabii sizin keyfiniz yerinde, maaşınız tıkırında, Şerefsiz! Tövbe tövbe! Akşam akşam…” diye hiddetliğinde, güç bela şoförün “Ben bu otobüsün şoförü değilim! Sensin şerefsiz!” dediğini duymuştum. Şoför çoktan uzaklaşmıştı oradan. Yaşlı adam bağırıp çağırmaya devam ediyor, sakinleşemiyordu. Herkesin sesi kesilmişti. Yaşlı adam sustuğunda bir sigara yakıp, bir an oluşan sessizlikten sıyrılmış, amirliğe doğru tek başıma yürümeye başlamıştım. Dışarıda, ayakta sigarasını, çayını içen, kır saçlı adama, “Şu otobüsün şoförü kim!?” diye sordum, sakince. “Benim!” dedi adam, aynı sakinlikle ve hemen “Peki bu otobüs neden hareket etmiyor!?..Neyi bekliyoruz?” Adam gayet rahat ve endişesiz “Ben saatimi bekliyorum” diyerek cebinden çıkardığı bir çizelgeyi göstermişti. Başımı yana çevirdiğimde konsey, amirliğin penceresi önünde bitmiş, bağırıp çağırmaya, hesap sormaya başlamıştı ve pencerenin ardındaki amirler neye uğradıklarını şaşırmış, her otobüsün saati olduğunu ama, tarifede saati olan otobüslerin olmadığını anlatmaya çalışıyordu.  Türkçe meali; “Bu hatta araç eksiği var hemşerim…” Susuyordum. Üşüyordum. Konsey durağa doğru şoförü de alıp gitmiş, ben öylece kalakalmıştım. Otobüs çalışmış, kapının önünde konsey küçük bir kuyruk olmuştu bile. Sessiz duran kız yürürken arkasına dönüp, gülümseyerek “Gidiyoruz” dedi. “Şikayet edeceğimiz yeri de şikayet edecek yer aranmak!” Koşar adım yürümeye başlamıştım. Kuyruğun sonuna geçtiğimde otobüsün yan camındaki ışıklı, dikdörtgen tabelayı gördüm. Yavaşça kuyruktan sıyrılmak için bir adım geri, bir adım sola gidip, dönüyordum ki, “Daha yirmi dakikası olan otobüsü götürüyoruz, nereye gidiyorsun?!” diye seslendi kız. Bir davaya ihanet etmiştim. Bir zafere sevinmemiştim. Susuyordum ve hızlı adımlarla, hareket eden otobüsün tersine yürümeye başlamış, soluğu deniz kenarında almıştım. İyice ayaza kesen, dumanlı, kirli, puslu havayı, derin derin içime çekip, öylece duruyordum. Birden bir gülme aldı, bir kahkaha koptu içimden, kendimi tutamıyor, kahkahalarla gülüyordum. “Ne kadar aptalım! Ne kadar aptalım! Bu o değildi! O otobüs değildi!” Minibüslere doğru ağır ağır yürümeye başlamıştım. Belki bir “Yalnızlık dokunuşu…”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-362745711546116766?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/362745711546116766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=362745711546116766&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/362745711546116766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/362745711546116766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/eve-dn.html' title='Eve Dönüş'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/STF2l0hfoOI/AAAAAAAAADs/6lCVim43t8k/s72-c/ara_guler9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5697176175371796718</id><published>2008-11-22T07:40:00.000-08:00</published><updated>2008-11-22T08:11:44.596-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim: Pablo Picasso'/><title type='text'>Cici  Anne!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SSgoiRbawhI/AAAAAAAAADk/sfnk_yHKigI/s1600-h/picasso-pablo-dora-maar-seated-2802675.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SSgoiRbawhI/AAAAAAAAADk/sfnk_yHKigI/s320/picasso-pablo-dora-maar-seated-2802675.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5271507933096231442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Annemle babam ayrılalı 5 sene olmuş. Her ne kadar ayrılıklarda en çok zarar görenin çocuklar olduğu söylense de, aynı çatı altında yaşayan anne-baba arasındaki uçurum, daha çok zarar verir fikrindeyim. Aynı evin içinde, kaçacak delik arayan aile bireyleri, zaten, ayrılığı yaşamaya başlamışlardır bile. Bu kaçış en çok benim işime yaradı diye düşünür dururum hala. Öyle ki, kaçıp saklandığım odamda, yapacak bir şey bulamayınca, o kapağını açmak istemediğim, o kapağı her kaldırışımda, kabuk tutmuş bir yaranın kabuğunu aralayıp, bakıyormuşum gibi gelen ders kitapları arasına, kafamı gömüp, saatlerce, durmadan test çözüyordum. Sanırım, iki üniversite bitirmiş olmam, o kaçış günlerinden kalan yazmak ve hala süren, uzun uzun, aralıksız okuma hastalığım yanıma kar kaldı. Fakat, durum, benden beşer sene arayla dünyaya gelen, erkek kardeşimde ve kız kardeşimde pek de parlak değil. Her ikisi de farklı sebeplerden dolayı okul hayatlarını hayli erken bitirdiler.&lt;br /&gt; Babam, annemden ayrıldıktan 1 sene sonra, birlikte yaşadığı annesinin ve çevresinin baskılarına dayanamayıp, biraz da gönüllü durması sebebiyle, kendisine gösterilen ilk kadınla, görücü usulü evlenmişti. Tabii bundan, çocukları olarak, aylar sonra haberimiz olmuştu. Çünkü, aynı çatı altında, bireyler arası uçurumlarla başlayan ayrılık, resmiyete döküleceği zaman, hepimiz onaylamış ve huzur ortamının sağlanması için, ağız birliği yapmıştık. Babamın deyimiyle, onu atmıştık! Kardeşlerimin, her ikisinin de reşit olmadığından, annede kalmasına…benimse, kendi hür irademle annemle kalmama karar verilmişti.&lt;br /&gt;                                       *   *   *&lt;br /&gt;Babamla telefonda konuşuyorduk. ”Cici anne” yi anlata anlata bitiremiyor, en kısa zamanda tanıştıracağını söylüyordu. Bu, ne benim, ne kardeşlerimin hiç umurunda değildi. Elalemin kadınına anne mi diyecektik? Üstelik aynı şehirde bile yaşamıyorken...kadın kimyagermiş, az zamanda çok işler yapmış, falanmış da filanmış. Moleküllerimize mi ayıracak, analiz mi edecek bizi? Bizim annemiz, herkesin annesi gibi 1 taneydi ve çok şükür yaşıyordu. Annemse bütün bunlara, anne yorumları yapıyor ve “O sizin babanız, terbiyesizlik, saygısızlık etmeyin” gibi şeyler söylüyordu. Anneydi ve dengeyi bulacaktı elbet. Evin içinde zaman zaman “cici anne” konusu açılır eğlenirdik de. Merak etmeye başlamıştık artık, şu kimyager cici anneyi. Nedense kadının kimyager oluşuna başka türlü, farklı bir vurgu yapılmıştı. Ben, acaba kimyayla ilgili başımıza bir şey mi gelecek diye, uzun günler süren paranoyalara da kapılmadım değil hani. Erkek kardeşim kesin bir kararlılıkla “Ben ona anne demem!” diye sayıklayıp duruyordu ki, onu, kimsenin buna zorlayamayacağına, cici anne mevzusunun 24 saat bile sürmeyeceğine ikna etmemiz oldukça güç olmuştu. Bir tanışma olacaktı sadece.&lt;br /&gt; Aradan günler geçmiş ve babamın telefonuna hepimiz hazırlıksız yakalanmıştık. Birazdan kapının önünde olacaklardı ve görecektik, kimyager cici anneyi. Nedensiz gerilmiştik hepimiz. Gerilecek bir şey yok, kendi sahamızda oynuyoruz, onlar deplasmana geliyorlar gibi sözlerle avutuyorduk kendimizi. Bir yere gidilecek çay-kahve içilecek, yemek yenilecek belki. Sonra, evliler evine, köylüler köyüne gidecekti. İşte hazır ve nazır bekliyorduk. Sigaraya başlamıştım. Kardeşlerimin bütün itirazlarına rağmen kaçak göçek bir sigara içecek, bu aptal gerginliği sona erdirecektim ki, gelişinden her haliyle belli olan, içinde babamın olduğu, beyaz bir araba göründü sokağın başında. Demek, bize yollamadıkları nafakalarla araba almışlar. &lt;br /&gt; Babam “cici anne”yi tanıştırırken nedense sadece erkek kardeşime “annen” diye tanıştırmış, ”Bu kadının bir ismi yok mu?” sorusuyla sarsılmıştı. Birşeyler içmek üzere, kadının bizim istediğimiz bir yere gitme fikri ne kadar hoşuma gitmiş olsa da “Cici”ydi işte. Hatta bir ara, babama kızgınlığımdan, bu kadının babama çok bile olduğunu düşündüm. Deniz kenarı bir yere gelmiş, en azından ılık ılık esen bahar rüzgarıyla, pırıl pırıl gökyüzünün altında, masmavi bir deniz manzarasıyla avunacak bir masaya oturmuştuk. Kadının dersine çalışıp geldiği her halinden belliydi. Hepimize uğraştığımız şeylerle ilgili sorular soruyor, ortak noktalar arıyordu. Aramızda en dişlisi erkek kardeşimdi ve baştan rengini belli etmişti. Fakat, babam sanki bilmiyormuş gibi ve aldığı cevaptan hiç ders çıkarmamışcasına, kadınla da kaş göz işaretleriyle konuşarak “anne”yi vurguluyor ve bir kez olsun bunu söyletmeye çalışıyordu erkek kardeşime. Kısa süren bir sessizliği erkek kardeşim uzlaşmacı tavrıyla bozdu. Hepimiz ona dönmüş, ne söyleyeceğini merak etmiştik. Öyle bir duruşu, öyle bir bakışı vardı ki masaya yumruğunu vuracak, sözünü söyleyip, yaşına başına bakmadan kalkıp gidecekti sanki.&lt;br /&gt;Gayet rahat bir biçimde sandalyesinde doğrulup,&lt;br /&gt;“Bu kadına anne derim fakat, anama küfreden olursa sesimi çıkarmam” dedi ve sustu. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Babamın da, kadının da yüzü şekilden şekle giriyordu. E daha fazla bu şekilde aynı masada oturmanın anlamı yoktu. Kalkışlarından bozguna uğradıkları gayet açık görülebiliyordu. Asıl dert hiç konuşmadan, eve doğru aynı araba içinde kısa da olsa yolculuk etmekti kuşkusuz, benim için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5697176175371796718?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5697176175371796718/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5697176175371796718&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5697176175371796718'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5697176175371796718'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/cici-anne.html' title='Cici  Anne!'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SSgoiRbawhI/AAAAAAAAADk/sfnk_yHKigI/s72-c/picasso-pablo-dora-maar-seated-2802675.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-1679425854689698172</id><published>2008-11-16T12:28:00.000-08:00</published><updated>2008-11-16T12:34:21.241-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf: Lights at the museum Escher in Het Paleis'/><title type='text'>Tepedeki  Ev</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SSCC6b9UDsI/AAAAAAAAADc/pOZhVw7EHgc/s1600-h/escher.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SSCC6b9UDsI/AAAAAAAAADc/pOZhVw7EHgc/s320/escher.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269355504472428226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Herkes sokaklarda, balkonlarda, pencerelerde yoldan geçecek nakliye arabasını bekliyordu,  merakla. Bir sonbahar günü batmak üzereydi, yollarda kızıla çalan yapraklar, tepedeki evin ağaçlarından düşüp, hafif hafif esintilerle aşağı savruluyordu. Gözler bir an olsun yoldan çevrildiğinde bir araba sesiyle tekrar yola dönüyor, ucuca eklenen sigaralarla, çekirdeklerle, ard arda içilen çaylar-kahveler ve “Bu onlar gibi değilmiş…”, “Komşusu açken tok yatmazmış…” gibi efsanelerle herkes bekleyişe bileniyordu. Çünkü kimse, o anı kaçırmak istemiyor, tarihi bir ana tanıklık edecekleri için kendilerini ayrıcalıklı hissediyorlardı. Artık kimsede sabır, derman kalmamış, heyecan, yerini yorgunluğa bırakmıştı. Sokakta derin bir uğultu, konuşmalar başlamıştı.&lt;br /&gt;“Gün batmadan geleydi de gündüz gözüyle göreydik” &lt;br /&gt;“Assolistler sahneye en son çıkarmış”&lt;br /&gt;“Ne assolisti kız! Gazinoda mı sandın kendini?Assolistmiş!” &lt;br /&gt;“Geliyoooorrr!..Geliyoooorrrr!” diye sokağın başından bir ses duyulur duyulmaz, herkes dikkat kesilmiş, evlerde, pencerelerin önüne, balkonlara doluşmuşlardı. Nakliye kamyonunun önünde, pırıl pırıl parlayan siyah mercedesin köşeyi dönmesiyle herkes ruhunu teslim edecekti sanki. Çağıl çağıl çağıldayan bir şeyler vardı yüreklerde fakat, bir anda o çağlayan donmuştu, kimse tek kelime edemiyordu. Siyah mercedes, ardına aldığı nakliye kamyonuyla, tozu dumana katıp tepedeki eve doğru sokağın sonundaki yokuşu tırmanmaya başlamıştı. Bütün gözler onların üzerindeydi, onlarla  yokuşu tırmanıyor “tepedeki ev”e varmak için sabırsızlanıyordu herkes. Mercedes nakliye kamyonuyla arasını açıp, evin önünde durdu fakat, bir süre hiçbir kapısı açılmadı. Nakliye kamyonu siyah mercedesin arkasına park edip, farlarını kapattı ve oluşan karanlıkla mercedesin kapılarının açılması bir oldu. Filmin en can alıcı yerinde elektrikler kesilmişti sanki. Sokaktan tekrar uğultular başladı. Gözler artık sadece “Tepedeki ev”e odaklanmıştı. Bir karartıydı yalnızca. Birden ışıklar yandı! Yüzlere yayılan tatlı bir gülümseme gibi, karanlık sokakta, yayıldı ışığı “Tepedeki ev”in…&lt;br /&gt;Bir vitrin…bir akvaryum gibi camdandı, yeşillikler arasında, camekan bir ev…&lt;br /&gt;Spotları yanmış, perdesi açılmış bir sahneye bakan meraklı, heyecanlı seyirciler o anı bekliyordu, oyunun başlamasını…İki adam ve bir kadın belirdi, ışıkların altında, ağır, keşif adımlarıyla. Sanki sahnedelermiş de bundan haberleri yokmuş gibi rahat ve endişesiz sağa sola bakınmaya başladılar. Adamlardan birinin, meşhur ettikleri kadar meşhur olan, evin dört tarafında, içe dönük kameralara gözü takıldı. İlkin yadırgadı, rahatsız oldu ve yanındaki adama, kameraları kaldırmalarını söyledi, zaten film gibi seyrediliyordu ev. Adam kameraların içe dönük olduğunu söyleyip, kendilerini gördükleri monitörleri gösterince, biraz keyfi yerine gelmiş, aynada saçını başını düzeltip poz atar gibi gözünün bir ucuyla kameraya, diğer ucuyla monitördeki kendisine bakmaya başlamıştı bile. “Hayır! Ayna diye bir şey var, kamera da neymiş ki! Kalkacak bu kameralar buradan!” diye hiddetlendi. Evin camdan duvarlarını göstererek, “Dışarıdan siyah film kaplansın bu camlar da, millete reklam olmayalım.” Eşya getiren adamların biri geliyor, biri gidiyordu. Eşyalara bakılırsa, Osmanlı sarayı döşeniyordu sanki. Altın varaklı yataklar, aynalar, taht gibi koltuklar geliyordu. Kadın, düzenine yakın yerlere eşyaları taksim ederken, adam elleri ceplerinde cama yanaşmıştı, yapabileceklerini aklından geçiriyordu. ışıl ışıl görünüyordu dışarısı, insanlar hayran hayran bakıyorlardı. Evden de, eşyalardan da gözlerini alamıyorlardı. Bir öncekilerin hiç seyirliği yoktu, seyir zevki bu kadar yüksek bir taşınmaya kimse şahit olmamıştı. Birden evin ışıkları sönmüş, ağaçların dalları tepedeki karartıyı çizmeye başlamıştı. Balkonlarda, pencerelerdeki insanlar büyülendikleri bir filmin beğenmedikleri sonuyla, kapılarını, pencerelerini örtmüşlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karartının olduğu tepenin arkasından gün doğmuştu. İnsanlar bir rüyadan uyanmış gibi uyanıp hemen eve bakmışlardı ancak, cam evin, camdan duvarlarına siyah film kaplanıyordu, sırlanıyordu sanki, hummalı bir çalışma vardı evde. Evi ayrıcalıklı kılan, yıllardır kaldırılmamış kameralar bir kez olsun açıları bile değiştirilmeden kaldırılmıştı. Bahçe, yeni tohumlar atılmak üzere ters-yüz edilmişti. Hava ayaza kesiyor, sert rüzgarlar esiyordu. İşlerinden, okullarından çıkanlar, koşa koşa gelip evlerine kapanıyorlardı. Gene akşam olacaktı, gene sabah, gene akşam, gene sabah…&lt;br /&gt;“Tepedeki ev” de sırlama sona ermiş, bir adam ve bir kadın kalmıştı baş başa. Artık yalnızca bir karartıydı camdan ev, dışarıdan bakılınca. Bir nokta olsun görünmüyordu bile, dev avizelerin ışıkları yakılınca. Merakları örseleyen, sırdan bir evdi artık o. Her şey yerli yerine konulmuş, evde düzen oturtulmuştu. Adam taht gibi koltuğuna kurulmuş, kahvesini içerken birden durup, ayağa kalkmıştı. Ağır ağır cama yaklaşıyor, bu yaklaşma hiç bitmeyecek sanıyordu. Bütün ev bir ayna olmuştu. Kameraları arandı yerlerinde sonra, yarattığı dev aynaya, bir o duvara, bir bu duvara bakıp durdu. Yaklaştı, gerindi, kasıldı, boynunu hafif yana bükerek gözlerini kıstı, kaşlarını çattı ve gülümsedi “Bu ayna…Evi daha geniş göstermedi mi?”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-1679425854689698172?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/1679425854689698172/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=1679425854689698172&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1679425854689698172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/1679425854689698172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/tepedeki-ev.html' title='Tepedeki  Ev'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SSCC6b9UDsI/AAAAAAAAADc/pOZhVw7EHgc/s72-c/escher.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-2686860060224048920</id><published>2008-11-15T12:11:00.000-08:00</published><updated>2008-11-15T12:36:54.077-08:00</updated><title type='text'>Cevapsız Arama...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SR8xu6D6_JI/AAAAAAAAAC4/epWJLBSuZ-4/s1600-h/tele.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 214px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SR8xu6D6_JI/AAAAAAAAAC4/epWJLBSuZ-4/s320/tele.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5268984770976218258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokak ortasında hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yıllar sonra ilk kez, uzaktan gördüm onu. Özensizce boynuna doladığı şalının bir ucunu bir eliyle bükerken, yoldan geçen bir kadına rica eder duruşuyla bir şeyler söyledi ve kadından bir telefon aldı. Elindeki emanet telefonla çaresizce birini arıyor, kadın endişeli, meraklı bakışlarıyla onu süzüyordu. Ümitsizce telefonu kapattı, kadına telefonu uzatarak belli belirsiz bir teşekkür etti. Ağır, sarsak yürüyordu gün batımına, denize doğru. Yüzündeki gölgenin ağlamaktan akan rimellerinden yerleştiğini düşünmek hiç de zor değildi. Öylesine bitkin ve yenikti ki, aradığı numarada ısrarcı olmaması, çaresiz kabullenişinin resmi gibiydi. Yanına gitmeyi, en azından biraz daha yaklaşmayı düşündüm. Yoldan gelip geçenleri görmüyordu bile. Onu daha fazla böyle seyretmemek, yanına gitmek ve tek kelime etmeden yürümek istedim ve adımlarım bu isteği, aşkı yürüyorlardı artık. Yıllar sonra sokak ortasında, hıçkıra hıçkıra ağlarken bile harikulade güzeldi. Orta yaşlı, yakışıklı, iyi giyimli bir adam yanaştı yanına, durdum. Adamı tanıyor muydu? Hayır! Ne el sıkışıyorlar, ne kucaklaşıyorlardı. Adam şefkatle yaklaşmış bir şeyler söylüyor, o, adamın karşısında, hıçkırığı kesilmiş gözyaşları dökerken, boynundaki şalın bir ucunu bükmeye devam ediyordu. Derdini anlatması olanaksızdı. Adam beklemesini söyledi ve bir markete girip, siyah bir poşetle çıktı. Poşetten bir sigara paketi çıkardı. Hızla açıp, bir sigara uzattı, aynı hızla yaktı. Poşet adamın elinde, şişelerin birbirine çarpma sesleriyle, hiç konuşmadan, gayet mesafeli, gün batımına yürüyorlardı, denize doğru. Adamın bir adım gerisinde aniden durdu ve elini poşete uzattı, bir bira açıp, kana kana, soluksuz kafasına dikti ve birden dudaklarından koparıp şişeyi, hıçkırıklara boğuldu oracıkta. Şişeyi birdenbire fırlatıp tuz parça etti. Adam yalnızca eliyle, omzuna dokunabildi. Yalnız kalmak istediğini söylemiş olacak ki, adam elindeki poşeti eline tutuşturup, bir arkadaş, bir gözlemci bırakmış gibi güven duygusuyla fakat, meraklı, geriye dönüp yürümeye başladı. Yolu, o değil, yol onu yürüyordu sanki, ağlıyordu. Gözlerimi kırpsam bir ırmak akacaktı, gözyaşları kaçmıştı gözüme. Yalnızca susmak yetmeyecekti bana, büyüme iştahı taşıyan küçük bir sarmaşık gibi sarılmak ve hıçkırıkları ondan, gözyaşları benden bir taşkını coşmak istiyordum. Denizin hemen dibinde bir taşa oturup, ucuca eklediği sigaraları ve baktığı noktadan gözlerini, sadece hızla boşalttığı şişeleri kafasına dikerken ayırdığını seyrettim uzun uzun…&lt;br /&gt;Gün batmış, karanlık çökmüş, denizin üzerinde yalancı yakamozlar peydah olmuştu. Sokak lambaları üzgün başlamışlardı mesailerine. Akşam serinliğinde kendini sokaklara atan bütün insanların yolu buradan geçiyordu sanki. Birden bir kalabalık, deprem sonrası gibi taşlara, çimenlere, yollara yayılmıştı. Kahkahalar, yüksek sesli konuşmalar, bağrışmalar ve arabalardan gelen, hepsi birbirine karışan müzik sesleri, akşam denizine olta atan birkaç kişi, kandilleri ve küçük radyolarında Zeki Müren…bütün bu insanlar, bu sesler, bu ışıklar fazla gelmişti anlaşılan. “Yalnız insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan” diyordu şarkı. Yalnızdı, çaresizdi ve sanırım sarhoştu artık. Ağır ağır doğruldu. Oturduğu taşın üzerinde ayağa kalktı, sallanıyordu, korktum, ürperdim ve birden yerimden fırladım. Denize, insanlara, gökyüzüne derin bir nefes alıp baktı, taşın üzerinden kendini bırakıp, yürümeye başladı. Hızla içtiği biralar çarpmıştı, ağır, sarsak yürüyordu. Biliyordum söylenecek kelimeler aranmama hiç gerek yoktu, yanına gidecektim, yan yana yürüyecektik. Tek kelime etmeden konuşacak, tek damla gözyaşı dökmeden ağlayacaktık. Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı düşünmek, o an dünyanın en saçma düşüncesiydi. Yalnız evinin yolunu tutmuştu. Adım adım sönmüş ya da öksüren sokak lambalarının altından, geceye yürüyordu. Başını çevirse görecek, bir hırıltılı nefes alsam duyacaktı sanki. Apartmanın kapısı önünde durdu. Ne bir anahtar aranıyor, ne bir zile uzanıyordu. Öylece duruyordu. Beni hissettiğini, fark ettiğini düşündüm ama, devinimsiz öylece duruyordu sadece. Benim içinse durmak, cehennem azabıydı artık. Derin ve sesli bir nefes aldı, bıraktı. Çantasına elini daldırıp anahtarını çıkardı, demir kapının ağırlığından hafif vücuduyla destek vererek açtığı apartman kapısından içeri süzülürken, geri dönüp omzuna çarpan kapıya aldırmadan, bir ömürmüş gibi merdivenleri tırmanmaya başladı. Apartmanın ışığı söndü, yandı. Eve girmesini, penceresine bir ışık yansımasını bekliyordum. İç ışıkların yanmasıyla bir uzun, üzgün, karmakarışık yürümeye koyuldum. Onu aramayı hiç bu kadar istememiş, sesini duymaya hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştım. Ağır, hantal bir kapı gibi sokaklar üzerime kapanmış, güç bela eve atmıştı beni. Hafif, başıboş bir yürüyüş yapmaya çıktığım dışardan, ceplerim, ellerim boş dönmüştüm. Nasıl geçerdi bu gece! Masamın üzerinde duran telefonuma gözüm takıldı. “1 cevapsız arama” yazıyordu telefonumun ekranında, baktım. Arayan numarayı tanımıyordum. Saat çok da erken sayılmazdı fakat, merak etmiştim. Aradım ve telefona çıkan, kırk elli yaşlarında olduğunu sandığım bir kadın, beni tanımadığını söyledi. Nasıl olur dedim 18.53 de bu numaradan aranmışım!..Kadın durdu, düşündü ve yirmi beş otuz yaşlarında, ince uzun, kumral, güzel bir kızın telefonunu kullandığını, onun aradığını söyledi. Çok kötü göründüğünü, ağladığını ve bir an önce ona ulaşmam gerektiğini telaşla eklerken, ben artık ne kendimde, ne bu dünyada olduğumdan şüphe ediyordum. Belli belirsiz bir teşekkür edip, telefon kulağımda hıçkırıklara boğulmuştum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-2686860060224048920?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/2686860060224048920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=2686860060224048920&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2686860060224048920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2686860060224048920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/cevapsz-arama.html' title='Cevapsız Arama...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SR8xu6D6_JI/AAAAAAAAAC4/epWJLBSuZ-4/s72-c/tele.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5012717961596152956</id><published>2008-11-07T16:07:00.000-08:00</published><updated>2008-11-07T17:11:12.953-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim: Abidin Dino'/><title type='text'>Gecenin bir vakti...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SRTmF0eIdFI/AAAAAAAAACo/LSsFmBBDEPc/s1600-h/AB%C4%B0D%C4%B0N+D%C4%B0NO.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 314px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SRTmF0eIdFI/AAAAAAAAACo/LSsFmBBDEPc/s320/AB%C4%B0D%C4%B0N+D%C4%B0NO.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5266086851961713746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gecenin bir vakti, kimsecikler yokmuş gibi karanlık, perdesi, penceresi sıkı sıkı örtülmüş evde, iki ayrı uçtan farklı ses ve tonlarda uzun uzun telefon çalıyordu. Televizyonun sesini kısıp, telaşlandıran sesiyle, sanki kafamın içinde çalan telefon zillerini dinlemeye başlamıştım. Sanırım evde kimsecikler yoktu. Birkaç gündür de bir varlık belirtisi görmüyor, duymuyordum. Eve girip çıkarken, en azından bir ışık görür, evde otururken bir müzik sesi, televizyon gürültüsü filan duyardım. Hayır bi yere gitmiş olduğunu sanmıyorum. Çünkü, son gördüğümde bu yaz hiçbir yere gidemeyeceğinden, evde çalışması gerektiğinden filan söz etmişti, kapı ağzında. O akşam tel şehriyeli pilav yapıp, kapısını çalmış, ölçüyü fena kaçırdığım pilavın yarısını ona vermiştim. En son o gün görmüştüm, sonrası yok. “ Merak ettim ben bu kızı…Başına birşey  mi geldi? Telefonun sesi de kesildi…” Gecenin bu vaktinde de kapısını çalmaya çekiniyordum ancak, merakım yerini endişeye bırakmıştı. Kapıya yaklaşıp, kapı deliğinden şöyle bir baktım, apartman karanlıktı. Hem görsem ne görecektim, karşımda kapalı bir kapı! Bunun bana ne yararı olacaktı? Merakım, endişelerim silinip gidecek miydi? Ha tamam kapı oradaymış, meraklanacak bir şey yokmuş diyip, gidip uyuyacak mıydım? Cevizin kabuğunu kırmadan, tat almaya çalışmaya benziyordu bu. Kapıyı açacaktım ve beş, bilemedin, yedi adım atıp, zilini çalacaktım. Kapı ağzındaki  bu aptal muhasebeyi bir tarafa bırakıp, kapıyı açtım. Işık düğmesine uzanıp, ışığı yaktım ve ışığı yakmamla kapısının açılması bir oldu. Çok telaşlı ve perişan görünüyordu. Gözleri şişmiş, göz altları morarmış, torba torba olmuştu. “Seni merak ettim” dedim. Halsiz, perişan bir şekilde “Buradayım” dedi ve acil çıkması gerektiğini söyledi. Ne halt edeceğimi şaşırmıştım. Aklımdan bir sürü şey geçiyordu ancak, birini yakalayıp bir şey söyleyemiyordum. “Yapabileceğim bir şey var mı? Gelsem?” diye sordum hızlıca. Evet sanırım söylenebilecek en güzel şeyi bu dar vakitte söyleyip, çıkmıştım. Dar vakitlerde bir şeyler söylemekten, bir şeyler yapmak zorunda olmaktan nefret ediyorum. “Gel, hem yanımda bir erkek olması iyi olabilir. Yolda konuşuruz” dedi. Ev hali şort, tişört altına ayakkabımı geçirip, hızla çıktım. Anlaşılan, o kafamın içindeymiş gibi, uzun uzun çalan telefonu cevaplamıştı fakat, bu kadar kısa sürede böylesine perişan olamazdı. Kapıda duran taksiye bindik ve ağzından hiç de görüntüsüne uymayan bir dirilikte, gayet net “Emniyete!” sözü çıktı. İyice meraklanmıştım. Başımı çevirip, öylece baktım. “Nejat’ı emniyete almışlar, bana geliyordu, bizim sokaktaydı” dedi ve bütün yüz hatlarını keskinleştirerek sustu. “Sen?” diye sordum fakat, kendi sesimi ben bile işitmemiştim, sustum. Solda müsait bir yerde indiğimizde iki büyük soru işaretiydik yan yana. Nejat’ı neden emniyete almışlardı ve bu kız nasıl bu hale gelmişti? Hızlı adımlarla içeri girip, bir polis memuruna durumu anlattığımızda, polis memuru, kesin ve sert bir ses tonuyla “Komiserim sizi bekliyor!” dedi. Hemen arkasındaki kapıdan içeri girdiğimizde, Nejat ayakta öylece dikiliyor, komiser masanın arkasında, ellerini masaya koymuş duruyordu. “Buyrun” dedi. “Bunun yakınları siz misiniz?” “Arkadaşlarıyız” diye cevap verdik. İfade verdikten sonra durumun netleşeceğini, ifade için de,  yazıcıyı beklediklerini söyledi komiser. “Mevzuu nedir?” diye sordum. “İfadesini verecek bakalım” diye yanıtladı. Sevgi Nejat’la bakışıyor, durumu anlamaya çalışıyordu. Sevgi, “Komiser bey…” diye söze başlayarak, “Arkadaşımız sabıkası, vukuatı olmayan, iyi bir insandır ve biz burada otururken, onun bir suçlu gibi ayakta dikilmesi çok anlamsız değil mi?” diye sordu nazikçe. Komiser gülümseyerek oturulacak tek boş koltuğu gösterdi ve “İfade almak için gelecek…” diye sözlerini sürdürecekti ve Nejat oturmak için iki adım attı ki, kapı çalındı ve komiserin yarım kalan sözü tamamlandı. İçeri ifade almak için, elinde daktiloyla bir polis memuru girdi ve o boş koltukta yerini aldı. Komiser “N’apalım” der gibi ellerini hafifçe iki yana açtı, gülümseyerek. Sevgi sık sık derin nefesler alıp veriyor, sabırla neler olduğunu öğrenmeyi bekliyordu. Komiser “Anlat bakalım” dedi ve arkasına yaslandı. Nejat dikildiği yerde ağırlığını bir ayağından diğerine vererek, gırtlağını temizledi ve “Komiserim…” diyerek sözlerine başladı. “Gece yarısı, bir dörtyol ağzında, sol taraftan gelen bir polis arabası gördüm, Sevgi’ye gidiyordum” dedi. Komiser Sevgi’ye dönüp, “Siz misiniz Sevgi?” diye sordu. Sevgi, “Benim!” diye, sertçe yanıtladı. Komiser Nejat’a dönüp, “eee?” dedi. Nejat, “Sonra, karşıdan da bir polis arabasının hızla yaklaştığını ve soldan gelen polis arabasının durduğunu gördüm. Karşımdan gelen polis arabası beni geçti ve ben koşmaya başladım.” Dedi ve Sevgi hemen atıldı “Neden koşuyorsun ki?!” diye söylenirken, Komiser onu el işaretiyle susturup, “Neden koşuyorsun ki sen?! Kimden, neden kaçıyorsun? Nereye koşuyorsun gecenin bir vakti?!” diye sert, sorgu ifadeleriyle sordu. İfadeyi yazan polis memuru daktilodan başını kaldırmıyor, harfiyen yazıyordu konuşulanları. Nejat, ortamı sakinleştirmek ve anlaşılmak için, “Komiserim…Komiserim…” diyerek söze girmeye çalıştı ancak, başarılı olamadı. Komiser tekrar “Eee devam et” dedi. “Sevgi beni aradığında sesi çok kötü geliyordu, ağlıyordu. Günlerdir kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatmış, evden çıkmıyordu. Evde ışık, televizyon, müzik bile açmıyor öylece oturuyordu” diye devam ederken, Sevgi’nin neden bu kadar perişan bir halde olduğunu anlamıştım. Neden bu kadar sessiz olduğunu… “Depresyon…” &lt;br /&gt;Komiser bir Sevgi’ye, bir bana, bir Nejat’a baktı “İyi de bütün bunlardan banane!” dedi. İşimiz zordu ve gitgide zorlaşıyordu. Nejat, “İşte komiserim! Ben Sevgi’ye varmak üzereyken, onu tekrar aradığımda sıkıntısının arttığını, kendini daha kötü hissettiğini söylüyordu ve ben geniş sık adımlarımı yavaş bulup, koşmaya başlamıştım.” Komiser, “E tabi sen koşmaya başlayınca…” Nejat komiseri hem doğrular, hem düzeltir bir ifadeye girişti hemen “Evet ben koşmaya başlayınca oldu ne olduysa ancak, ben koştuğum için mi onlar kovaladı yoksa, onlar kovalıyor diye mi ben koştum kestiremedim” dedi. Komiser, “Telefonla konuşurken koştuğunu söylüyorsun ancak polis ekibi ifadelerinde telefonla konuşmadığını, elinde telefon tutmadığını söylemiş, buna ne diyeceksin?” Besbelli bir şeyle suçlanıyordu Nejat ancak, neyle suçlandığını, neyin şüphelisi olduğunu bilmiyordu, bilmiyorduk. Sükunetle şu gecenin bitmesini bekliyorduk. Nejat kendinden emin bir şekilde komisere eliyle “bir dakika” işaret ederek, Sevgi’nin çantasına uzandı ve Sevgi’nin şaşkın bakışları arasında çantadan mikrofonlu bir kulaklık çıkardı. Yüzünde zafer kazanmış bir ifadeyle komisere döndü, parmakları arasında sarkan beyaz, ince kabloları gösterdi. “Şu elimde görmüş olduğunuz bir telefon aparatı olup, telefona bağlandığında şu küçük kumanda yardımıyla açılıp kapatılabilmekte, sesi ayarlanabilmektedir…Ben bir şey yapmadım komiserim!”&lt;br /&gt;Nejat’ın bu saçmalayan sözlerini komiserin nasıl olup da dinlediğine hayret etmiştim. Nasıl sözünü kesmediğine…Kapı çalmış, içeri bir polis memuru girmiş, komiserin karşısında saygıyla dikilmişti. “Suçluları yakaladık komiserim” dediğinde, Komiser “bu pazarlamacı arkadaşın eşyalarını iade edin, gitsinler” demişti. Polis memuru kulağındaki kulaklığı çıkardı ve Nejat’a uzattı. Çantasını ve telefonunu çıkarken alabileceğini söyledi. Sevgi ve ben, gülmemek için kendimizi tutmaya çalışırken, Nejat gülmeye başlamıştı. Komiser “tövbe tövbe” der gibi sessizce kızmış, öfkeyle memuruna bakıyordu ve birden “Bunun hırsızlıkla filan ilgisi yok zaten!” diye söylendi sertçe. “Siz de salaklığınıza doymayın” diye ekledi. Nejat atıldı “Ben hırsızlıkla mı suçlanıyorum?” diye sordu. Sevgi araya girdi “Neyi? Nereden neyi çalmakla?” diye ekledi. Komiser polis memuruna eliyle sertçe çıkmasını işaret etti ve polis memuru topuklarını birbirine vurup, başıyla selamını vererek çıktı. Sevgi gözlerini komisere dikmiş, sorusunun cevabını bekliyordu inatla. Ağır bir suçlamaydı bu ve neden? Komiser utanarak, babacan bir tavırla “ Çocuklar…” dedi. Nejat’ı göstererek, “Arkadaşınızın koşmaya başlamasıyla, maalesef iki ekip de, arabalarından inip, kovalamaya başlamışlar. Ve  geçirdikleri vakit içinde araçlarda ne var ne yoksa, soyulduklarını ancak, arabaya geldiklerinde anlamışlar!!!” Sevgi, bunları anlatırken gözleri gülen komisere bakıp, çekinerek gülmeye başlamıştı. Ben de kendimi tutamayıp bir gülmeye bırakmıştım kendimi. Nejat sırıtıyordu. Komiser gülme faslını bıçak gibi kesip, “Neyse hırsızları yakaladık” dedi. Nejat, “Demek bu yüzden beni başka bir ekip arabası buraya getirdi” diye mırıldandı. Sevgi’ye baktım, çok yorgun, uykusuz görünüyordu. “Komiserim size geçmiş olsun. Biz gidebilir miyiz?” diye sordum. “gidebilirsiniz” diye karşılık verdi. Teşekkür edip, çıkmak için hareketlendiğimizde, komiser, Nejat’a “Unutma! Sokak köpekleri, koşarsan kovalar” dedi. &lt;br /&gt;Nejat, Sevgi ve ben gülümseyerek odadan çıkıp, çıkar çıkmaz da kahkahaları patlatmıştık. Taksiyle geldiğimiz yolu, karanlık, boş caddelerde sallana sallana yürüyerek bitirdiğimizde, hiçbirimizin gözünde uyku görünmüyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5012717961596152956?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5012717961596152956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5012717961596152956&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5012717961596152956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5012717961596152956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/gecenin-bir-vakti.html' title='Gecenin bir vakti...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SRTmF0eIdFI/AAAAAAAAACo/LSsFmBBDEPc/s72-c/AB%C4%B0D%C4%B0N+D%C4%B0NO.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-2544275315762977369</id><published>2008-11-01T10:27:00.000-07:00</published><updated>2008-11-01T10:46:44.088-07:00</updated><title type='text'>Bulutlar...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQyV9WBVWBI/AAAAAAAAACg/dndkzCDX32c/s1600-h/demir+kap%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 266px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQyV9WBVWBI/AAAAAAAAACg/dndkzCDX32c/s320/demir+kap%C4%B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5263746945604999186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Takvimler hangi tarihi gösteriyor bilmiyorum, zamanı kafamda netleştirmekte güçlük çekiyorum. Gördüklerimden bir tarih, bir dönem profili çıkarmak mümkün değil. Çünkü neye göre bunu yapacağımı da kestiremiyorum. Nerdeyim ben? İnsanların cinsiyetlerini, yalnızca vücut hatlarından dikkatli bakınca ayırdedebiliyorum. Ne yapmaya geldim buraya? Kapkara bir bulut sürüklüyor rüzgar, kalabalığın ortasında ne halt edeceğimi bilemiyorum.  Gözeneklerimin dolduğunu hissediyorum, derim nefes almıyor. Saçsız insanlar geçiyor yanımdan. Rüzgarın sürüdüğü bulutlardan, saçsız olduklarından da emin olamıyorum. Sevimsiz insan yüzleri, sadece gülüyorlar ve karanlıkta, cadılar bayramı kabaklarının içinde ışıklar yanıyor birden sanki. Korkuyorum. Hangi zamanda, nerede olduğumu bilmemek beni daha çok ürkütüyor. Tanıdık bir yüz aranıyorum, tanıdık bir ses…Neyi, nasıl tanıyacağımı da bilmiyorum. Yok! Dev bir labirentin içindeyiz de, bundan haberimiz yokmuş gibi geliyor. Ağır ağır, ürkek adımlarla yürüyorum. Eminim birileri bir yerlerden seyrediyor ve gülüyor bana. Kendi kendime konuşurken sesimin titrediğini hissediyorum fakat, sesimi yükseltmeye çalışıyorum gene de. Beynimin içinde dönüp duran, uçuşan kelimeler “dış ses” gibi duruyor görüntümün üzerinde sanki. Cep telefonları çalıyor durmadan, çeşit çeşit müzik sesleri iç içe geçmiş, “yeni bir tür”, “gürültü” diyorum ama, neyin yeni, neyin eski olduğunu ayıramıyorum. Geçmişim çekilmiş içimden…ellerimi ceplerime koyuyorum, sigara…bir sigara yakıyorum ve birden, soğuk, buzlu bir cam yerleşiyor yüzüme. Yalnızca ben biliyorum sanki sigara içtiğimi, sigara içmiyormuşum, hatta, yokmuşum gibi davranıyor insanlar bana. Üzerimde ne olduğunu bilmiyorum, sanırım çıplağım. Artık hiçbirşey göremiyorum, bir bulut içine girdiğimi düşünüyorum. Bütün sesler bir anda kesiliyor. Kulaklarım tıkandı. Esnemeye çalışarak kulaklarımı açmayı deniyorum. Bulutlar mı alçaldı, ben mi bulutlara yükseldim? Gökyüzünde olduğumu sanmıyorum. Ayaklarım yere basıyor. Bir kırmızı yol yürüdü ayaklarıma, “kırmızı?..” rüzgar savurdu beni, bulutla…barlar, göbeği açık kadınlar, uzun bacaklı, siyah deri şortlu, uzun saçlı kadınlar…sokaklarda tabureler, gülüşmeler, konuşmalar…boş bir tabure bulup oturuyorum, her şeyin dışında ve “hiçbir yer” diye bir yerdeyim. Kalabalık hala eksilmedi, aklım hala firarda, zaman hala bilinmiyor. Bira içebildiğime sevindim. Bu Arjantin bardak nereden geldi bilmiyorum ama, bir an mutlu olduğumu hissettim. Burada televizyon da var. Çok kafam karıştı. Saçsız, durmadan korkunç korkunç gülen, sevimsiz insanlar gördüm. Beni gördüklerine dair hiçbir ipucu yok elimde. Bir bulutun içine girdiğimi düşündüren bir yerde buldum kendimi, gri, siyah, sonra kırmızı…sonra bu kadınlar, bu adamlar, nereden geldiği belli olmayan bir bira içiyorum şimdi, yüzümü örten soğuk, buzlu bir camla, oturduğum taburede bütün olan biteni anlamaya çalışıyorum. Hava serinledi. Üşüyorum. Gök gürüldüyor. Şimşekler çakıyor, kırmızı…dev, demir bir kapının kapanışını duyuyorum ve büyük kilitlerin…gözlerim kapanıyor, oturduğum yerde boyumun kısaldığını hissediyorum, bedenim ağırlaştı. Uyuyorum…”nasıl oluyor da uyuduğumu görüyorum” diye söyleniyorum kendi kendime. Heryer birden kararıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıçrayarak uyandım! &lt;br /&gt;Perdeyi aralayıp baktım, akşam olmuş, hava kararmıştı. Deli gibi yağmur yağıyor, gök gürüldüyor, şimşekler çakıyordu. Televizyon da açık kalmış…Belim, boynum tutulmuş…Yorulmuşum…Çok yorulmuşum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-2544275315762977369?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/2544275315762977369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=2544275315762977369&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2544275315762977369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2544275315762977369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/bulutlar.html' title='Bulutlar...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQyV9WBVWBI/AAAAAAAAACg/dndkzCDX32c/s72-c/demir+kap%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-7850168791109070405</id><published>2008-11-01T05:09:00.000-07:00</published><updated>2008-11-01T05:26:08.340-07:00</updated><title type='text'>Uğursuz...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQxKo4DlkDI/AAAAAAAAACY/nzy3FIjyPfM/s1600-h/IMG_5707.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQxKo4DlkDI/AAAAAAAAACY/nzy3FIjyPfM/s320/IMG_5707.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5263664130591920178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1-&lt;br /&gt;    Çok sarhoştu. Leş gibi de kokuyordu. Kibrit çaksam havaya uçacaktı. Saçı başı birbirine girmiş, üstü başı kir pas içinde içeri girince korktum. Nöbetçi olduğum gecelerde eczanenin demir kapısını kilitliyorum ancak, evim üst katta olduğu için kızkardeşimi  yukarıya okuyacak bir şeyler alması için yollamış, ardından da demir kapıyı nasıl olsa birazdan gelecek diye kilitlememiştim. Akşamüzeri gelen birkaç ilacı raflara yerleştirmek için, tıka basa ilaç dolu raflarda yer açmaya çalışıyordum ki, bu adam bir kolunu cam tezgahın üzerine koyup, aşı olmak istediğini söyledi. Ayakta zor duruyordu. Söylediklerini anlamak için ona yaklaşacak oldum, içki kokusundan midem bulandı. Ona alkollüyken hiçbir aşıyı olamayacağını söyledim. Aşı olmak istiyorum diye tutturdu. Gerçekten alkolden bir rahatsızlığı olduğunu düşündüm ve yardımcı olmak istedim, perişan durumdaydı fakat, ne yapsam ayılacak gibi de görünmüyordu. Cesaretimi toplayıp onu koltuğa oturttum. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Soluksoluğa kızkardeşim geldi ve eve gittiğinde kapının açık olduğunu, evi darmadağınık bulduğunu, ziynet eşyalarının ve çekmecedeki dövizlerin yerinde yeller estiğini söyledi. Hemen telefona davranıp, 155 i aradım ancak, sürekli meşgul çalıyordu. Az önce hüngür hüngür ağlayan adam, kahkahalarla, sinir bozucu bir şekilde gülmeye başlamış, kahkaha aralarına sıkıştırdığı aşı olma isteğini de yinelemeye devam ediyordu. Ne halt edeceğimi bilemiyordum. Kızkardeşim neler olduğunu soran bakışlarıyla, bir ağlayan bir gülen bu kirli, sarhoş adamın kim olduğunu, nereden çıktığını anlamaya çalışıyordu. Adamın kahkahası, ağlaması kesildi ve kelimelerin yuvarlandığı ağzından çıkan “lavaboyu kullanabilir miyim?” sorusunu zorlukla işitebildik. 155 hala meşguldü! Aklımdan itfaiye, Hızır acil, jandarma gibi ne kadar acil telefon numarası biliyorsam aramak geçti, evime hırsız girmişti ve gecenin bir yarısı ne olduğu belli olmayan bir sarhoşla, kadın başıma uğraşmak zorundaydım! Kızkardeşim çekinerek lavabonun yerini işaret etti. Adam yerinden zorlukla kalkarak, sallana sallana “Aşı! Aşı olmak lazım, aşı olmak istiyorum” diye söylene söylene lavaboya doğru giderken, bir yerlere çarpacağı, bir şeyleri devireceği, bir de üstüne yaralanacağı endişesiyle seyrettim. Neyse ki endişelerim yersizdi. “Nasıl bir gece bu!”&lt;br /&gt;Kardeşim, nasıl bu kadar sakin olabildiğimi anlayamadığını söyledi. 155 hala meşguldü, hala meşguldü! Adam içerde hala söyleniyordu. Kısa sürede nasıl bu kadar yorulmuştum ben?! İçerden bir şeylerin devrildiğini duydum. Artık bir adım daha atmaya, bir ses daha duymaya mecalim kalmamıştı. Olduğum yere çöküp, olacak her şeye çaresiz kapatmıştım kendimi. Kızkardeşime de oturmasını söyledim. Biraz sakinleşmeli ve düşünmeliydik. Birden parlayan alkolle perde tutuşmuş, birkaç koli alev almaya başlamıştı. Sarhoş beyefendi sedyede sızmış ve parmakları arasındaki sigarayı da biraz önce devirdiği saf alkol şişelerinin ortasına düşürmüştü! Kardeşim ve ben panikle, yangını söndürmeye çalışırken, beyefendi, öylece yatıyordu. Tam o anda siz geldiniz…&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;-2-&lt;br /&gt;    Gecenin bir yarısı şiddetli başağrısıyla girdiğim eczanede hınzır bir yangın alkolle mavi, kızıl resimler yapıyordu. Alevler arasında sedyede yatan adamın “aşı olmak istiyorum” sayıklamalarını işittiğimi hatırlıyorum. İki genç hanım büyük tehlikeler doğurabilecek bu yangını söndürmeye çalışıyorlardı. Benim de yardımımla neyse ki yangını söndürebilmiştik. Eczacı kadın minnetle elimi sıkıp, çok teşekkür etmiş ve neden geldiğimi, benim için ne yapabileceğini sormuştu. Şiddetli bir başağrısıyla uğraştığımı, buna son vermek için geldiğimi söylediğimde verdiği ağrı kesiciyle baş ağrımın hemen geçeceğini ve oturup biraz dinlenmemi söylemişti. Ben sabırsızlıkla baş ağrımın geçmesini beklerken, kadın bir yandan ortalığa çeki düzen vermeye çalışıyor, bir yandan anlatıyordu. Sedyede yatan adam ağır ağır doğrulmuştu “Aşı” diyordu, Aşı…sallana sallana gelip karşımdaki koltuğa oturdu. “aşı olabilir miyim?” diye sordu. Bir çocuk isteğiyle…kendisiyle konuşulacak durumda değildi ancak, biri onu dinlemeliydi. Eczacı kadın birkaç saat içinde yaşadığı bu aksilikleri artık kabullenebilmiş görünüyordu. Benden kızkardeşiyle eczanede kalmamı isteyip, kendisinin arabayla emniyete gitmesi gerektiğini söyledi. Zor bir durumdu ve gittikçe azalan baş ağrımın şerefine kabul etmiştim. Ne idüğü belirsiz bir adam ve eczacı hanımın kızkardeşiyle baş başa kalmıştık. Adam karşımda oldukça durgun ve düşünceli oturuyordu. “Benim yüzümden” diye mırıldandı. “Hepsi, her şey benim yüzümden! Ben…ben…” genç kız ve ben dikkat kesilmiştik. Söyledikleri sarhoşça sözlerdi ancak, kelimeler ağzında yuvarlanırken keyifliydi. Uzun duraklar veriyordu konuşmasına. Bir yıl önce yüksek lisans için başvuruda bulunduğunu ve çok küçük bir hata yüzünden reddedildiğini söylediğinde şaşıp kalmıştım. Bu adam…Bir şey soracak oldum eliyle işaret ederek beni susturdu. Zaten zor konuşuyordu. &lt;br /&gt;“Bir kız sevdim. Çok da mutluydum. Ama uzun yıllar sonra yakaladığım mutluluk, kız eski sevgilisiyle barıştı ve son buldu. Sanki ilk kez mutlu olmuştum.” Dedi ve oturduğu yerde derinlere daldı. Uzaklığından, suskunluğundan ürktüm, içim ürperdi. “Sonra?” dedim. Cebinden çıkardığı şişeden uzun bir yudum alıp “Sonra durmadan okumaya başladım. İlk kez…İlk kez hevesle aldığım dergiler, o sayılarında “son sayı” duyuruları yapıyor, okurlarına veda ediyordu…”Yok artık!” hafifçe gülümseyerek “bu kadar mı sandın?” der gibi, ağır ağır, yorgun konuşmasını sürdürdü. “Uzun yıllardır tek satır yayınlatmayan bu adam…bu adam…” gözlerini kuytu bir köşeye kaçırıp, uzun bir suskuya gömüldü, sanki bir bir yeniden yaşıyordu hepsini oracıkta. “Bu Adam?” dedi genç kız. Adam hüznünü bir anda bertaraf ederek, “Bu adam yani ben…” dedi.  “Yıllar sonra, ilk kez “mahremiyetimi”… Satırlarımı paylaşmak istedim sadece!” o sarhoş, kederli sesinde öfke vardı. Bir kusur mu etmişti? Kan çanağı gözlerini gözlerime dikti, korkmuştum. Sakallı yüzünde hoyratça elini gezdirerek “yazdıklarımı okuyup beğenen, gelecek vadeden yazarlar ölüyor, kaza geçiriyor ya da hasta oluyordu!..” aniden sırtını koltuktan ayırıp, celallendi. Zehir gibiydi. Basbayağı isyandı bu! “İşsizdim ve artık buna bir son vermenin zamanı gelmişti. Para lazımdı. Çaldığım bütün kapılardan olumlu sonuçlar çıkıyor fakat, iş verenlerin başına gelen türlü türlü şeylerle…Fiyasko!” dedi ve üzerine basa basa, dişlerinin arasından “Fiyasko!” diye tekrarladı. Bütün bunları kendine bile söylememişti de, bu yaşanmışlıklar bir taşkındı sanki. &lt;br /&gt; “Sokak köpekleri yalnız beni kovalar! Yol kenarında biriken suları, yalnız benim üzerime sıçratır arabalar ve çok önemli görüşmelere giderken, yalnız benim üzerime pisler martılar! Maşallah dediğim bebeğin ertesi gün cenazesi kalkar…” Herşeyi bir bir anlatmıştı. Cebindeki şişede kalan son yudumları dikti kafasına “Aşı olmaya geldim ben!” dedi. Genç kız ve ben hayretle dinlemiştik. Kapının önüne iki ekip arabası yanaşmış, eczacı hanım eşliğinde içeri girmişlerdi. Polisler bir beni, bir adamı, bir genç kızı süzmüş, eczacı kadın, eczanenin haline “Kaza” açıklaması yaparak dikkati “Hırsızlık” üzerine çekmişti. Prosedür gereği ifade verilecekti. Polis adamdan kimlik göstermesini istemiş, üzerinde kimlik bulamayan adam, “aşı olmaya geldim ben, aşı olacağım” diyerek cevap vermişti. Polis eczacı hanıma “Bu beyi tanıyor musunuz?” diye sorduğunda eczacı hanım dudak bükmüş ve bu hareketiyle adamı bir numaralı şüpheli haline getirmişti. Anlatmaya çalışmıştım ve adamı dürterek aynı şeyleri anlatmasını söyledim ancak, adam gıkını çıkarmıyor, her şeye razı öylece duruyordu. Her kafadan bir sesin çıktığı bir anda herkesi susturup, “iğne yapın, aşı yapın bana!”demişti. Eczacı kadın birden “pardon ne aşısı olmak istiyorsunuz acaba?” Diye sormuş, adam alaycı bir tavırla “Cenabetlik aşısı!” diyerek cevaplamıştı. Eczacı kadın bu cevapla hayrete düşmüş, adam, kaderine razı, kollarını uzatmıştı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-7850168791109070405?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/7850168791109070405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=7850168791109070405&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/7850168791109070405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/7850168791109070405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/11/uursuz.html' title='Uğursuz...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQxKo4DlkDI/AAAAAAAAACY/nzy3FIjyPfM/s72-c/IMG_5707.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-5772361682195219400</id><published>2008-10-29T11:40:00.000-07:00</published><updated>2008-10-29T12:40:02.747-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim:Paul Gauguin'/><title type='text'>Sabah Saati</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQi5tR1OvOI/AAAAAAAAACQ/VOJhBRy23W0/s1600-h/gauguin-madame-death.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 261px;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQi5tR1OvOI/AAAAAAAAACQ/VOJhBRy23W0/s320/gauguin-madame-death.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5262660352114343138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Karlı, soğuk bir kış sabahıydı. Merih, apartmanın kapısından çıkar çıkmaz birden yüzüne vuran sabah ayazıyla ayılmıştı. Kar tanecikleri rüzgarda uçuşuyordu. Apartman girişinde bir süre durup, el örgüsü eflatun beresini ve şalını düzeltti. Başını kaldırdığında, yolun karşısında, kaldırımda bekleyen siyah paltolu, bereli, elleri ceplerinde, ince uzun bir adam gördü. Adam gizlenmek ister gibi, paltosunun yakasını kaldırdı ve boynuna doladığı siyah atkısının içine çenesini gömdü. Merih’in yüreği ağzına geldi bir an. Durduğu yerden biraz daha dikkatle baktı. Sonra, bahçe merdivenlerini inip, bahçe kapısından çıktığında, onu farketmemiş gibi, geniş adımlar atarak, dışardan bakınca kararlı ancak, kendi içinde ne yapacağını bilemez bir halde yürümeye başladı. Dönüp arkasına bakamıyordu, fark ettiğini belli etmemeliydi ancak, merak da ediyordu. Ardından o da yürüyor muydu acaba? Çok uzaklaşmadan yürüdüğü kaldırımdan karşı kaldırıma geçti. Sağına soluna bakarken aradığı sorunun cevabını bulmuştu. Adam arkasından gelmiyor aynı yerde öylece dikiliyordu. Merih anlam veremedi buna ve yürümesini sürdürdü. Sadece bir an olsun uzaktan görmek miydi niyeti yoksa kendini fark ettirmek ya da konuşmak mı? Uzaktan görmekse amacına ulaşmıştı. Kendini fark ettirmeyi de başarmıştı. Demek konuşmaya filan niyeti yok. Belki benim onu görünce yanına gideceğimi filan sanıyor. Merih heyecanlı, öfkeli, üzgün, karmakarışık bir halde yürüyordu. Yıllar sonra hala seviliyor olmak elbette mutlu etmişti, dudağının kenarında sinsi bir tebessüm açtırmıştı fakat, bunca zaman geçmesine rağmen, yüreğini ağzına getiren bu adama karşı koymalıydı. Heyecanını dizginlemeliydi. Hem yıllar önce ayrıldıklarından bu yana neredeydi? Neden hiç aramamış, görünmemişti? Yeni mi gelmişti aklına eski, büyük aşkı? Ayrıldıktan sonra hiçbir gün, hiçbir gece peşini bırakmamıştı. Rüyalarına giriyor, durup dururken aklına gelip, uzun ağlama nöbetlerine terk ediyordu onu. Şimdi de ansızın karşısına çıkıyordu! ”Biz ayrıldık!..” diye mırıldandı. “Biz ayrıldık!..” bu söz bile onu öfkelendirmeye yetiyordu. Çünkü adamın, ayrıldıktan sonra en korktuğu şey, ayrı ama yan yana olup, kadının “Biz ayrıldık!” diyerek hatırlatma yapacak olmasıydı. Buna katlanamayacağından bütün ipleri koparmıştı. Merih gözleri dolu dolu “biz bunu hak etmedik!” dedi kendi kendine. Lapa lapa kar yağıyordu. Otobüs durağına vardığında sağına soluna bakmaktan, gözleriyle onu aramaktan kendini alamadı. Gelen otobüsü bile fark etmeyecek kadar derinlere dalmıştı. Otobüsün kapısında biriken insanları görüp, kendine geldi. Kalabalığın arasına karışıp, zor bir güne başlamak üzere otobüse bindiğinde ağlamaklıydı. Kendini çok yorgun hissediyordu. “Ya o değilse?” diye geçirdi içinden. “Ya o değilse?..” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bir günü beyninin içinde türlü şüpheler ve gözünde canlanan anılarla geçirmişti. Yıllardır hergün rüyasına giren, aklından çıkmayan adamı aramaya ilk kez bugün bu kadar yaklaşmış, kararlılıkla telefonu alıp, aramaktan vazgeçmişti. Yıllarca sürdürdüğü bu inadı bir çırpıda kırıp, atamazdı. Onun arayacağı, görüneceği umudu, beklentisi arttıkça geçen her saniye bir işkenceydi. Kafasında bir kova, bir sandalyeye bağlıydı ve kovaya ne zaman düşeceği, ne sıklıkta düşeceği belli olmayan bir yerden su damlıyordu. Bir filmde görmüştü bunu. Bir an o karenin içinde olduğunu hissetti. Tek isteği eve varıp, sıcak suyun altında bir süre öylece durduktan sonra, bir papatya çayı içip uykuya dalmaktı. Evin yolunu tutarken aklında bir tek soru vardı. “O orada mıydı?” meraklandıkça adımları hızlanıyor, adımları hızlandıkça merakı artıyordu. Bahçe kapısına gelene kadar gözlerini, sokak sokak, köşe bucak gezdirdi fakat, kimsecikler yoktu. Birini bekliyormuş gibi beklemiş, gelmemiş gibi üzülmüştü. Asansöre binene kadar ardına bakmaktan kendini alamadı. Hala bir sürpriz bekliyor. “İçimde bir çocuk hala sevgiler bekliyor senden…” diye mırıldandı. Onbir kat çıkana kadar kısa kısa hayaller kurdu. Asansörden inecekti ve kapısının önünde bir demet papatya görecekti ya da bir pick-up ta “dans et benimle, aşkımız bitene kadar dans et…” diyen şarkılarıyla karşılanacaktı…Asansörden indiğinde ne bir papatya yaprağı vardı, ne apartmanda bir ses! Sadece çatının üzerinde gezinen martıların ayak sesleri ve kesik kesik duyulan, iç gıcıklayan çığlıkları yankılanıyordu. Nasıl bir cehennemdi bu! Eve girdi. Tam planladığı gibi sıcak suyun altında öylece duracak ve papatya çayını içip uyuyacaktı. Evdeki sessizlikten ürktü. Özensizce televizyonu açtı, bir müzik kanalında durdu ve televizyonun sesini açıp, banyoya yöneldi. Abuk subuk bir şarkı çalıyordu ve bu şarkı Merih’in kafasını dağıtmaya yeterdi. Duşun altında birden suyu kapattı ve olduğu yere çöküp, bir taşkın gibi gözyaşlarına boğuldu. “Dans et benimle aşkımız bitene kadar dans et…” diyordu şarkı. Kendine hakim olamıyordu, tir tir titriyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Olduğu yerde ağlarken başını elleri arasına almış, öne arkaya sallanıyor, bütün kuvvetiyle kulaklarını kapatmaya çalışıyordu. Hayatının en uzun şarkısıydı. “Dans bitti! Dans bitti!” diye sayıkladı. &lt;br /&gt;“Dans bitti!..” diyerek gözyaşları içinde hızla televizyona gitti ve bir çırpıda televizyonu kapatıp, kumandayı fırlattı. Gözyaşları kesilmişti fakat, dudakları hala titriyordu. Çocuk gibi sızlana sızlana yatağına yürüdü. Bütün bir gün yaşadıklarından yorgun düşmüştü artık. Ağlamasını martı çığlıklarına devrederek uykuya daldı. &lt;br /&gt; Sabah olduğunda üzerinde bir kırıklık, halsizlik hissetti. Yorgun uyanmıştı. Üzerine bir şeyler geçirip, perdeyi araladı, her yer bembeyazdı. Havada bir berraklık vardı. Giyindi. Aynada yüzüne baktı, ağlamaktan gözleri şişmişti, yüzü sapsarıydı. Makyaj yaptı, ruj onu daha canlı gösterecekti. Her sabahki saatinde evden çıktı. Aşağı inene kadar asansörün aynasında süslendi. Heyecanlıydı. Geçtiği yerlere, asansöre kokusu sinmişti. Apartmanın camlı demir kapısına yaklaşırken baktı, adam oradaydı, telefonla konuşuyor gibiydi. Kapıyı açmasıyla, adamın karşı kaldırımdan Merih’in çıkacağı bahçe kapısına hareketlenmesi bir oldu. Merih içinden, “O” dedi. Tekrar yüreği ağzına geldi. Bahçe merdivenlerini inip, kapıya yaklaştı. Adam,  “Günaydın” dedi diri bir sesle. Merih “Günaydın?” diye karşılık verdi, o değildi! “Saati öğrenebilir miyim?” diye sordu adam. Merih neye uğradığını şaşırmıştı. Adamın yüzünde onu arıyordu hala. “Tabii” dedi donuk bir sesle. Adam dikkatle kadını seyrediyor, dolu dolu gözlerinin içine içine bakıyordu. Merih, “Yediyi çeyrek geçiyor” diye cevap verdi ve adamın bir şey söylemesini beklemeden, kar tutmuş kaldırımda ağır ağır yürümeye koyuldu. Adam kendi kendine “Teşekkür ederim” diye mırıldandı. Merih yıllardır aradığını, beklediğini bir sabah önce bulmuş, bu karlı, berrak kış sabahında kaybetmişti sanki. Nereye gideceğini bilmiyormuş gibi yürüyordu, dudakları titriyor, gözlerinden damla damla yaş dökülüyordu. Bu acıyla bu günü çıkaramayacağını, bir yerlerde yığılıp kalacağını hissetti ve eve dönmeyi geçirdi aklından ama, uzun ağlama nöbetleri, keskin hatıralar onu rahat bırakmazdı, vazgeçti. Her zamanki gibi durakta bekleyecek, otobüsüne binip işine gidecekti. Köşe başında durdu, yorulmuştu. Derin bir nefes aldı. Gözyaşlarına hakim olamıyordu. Ardından bir ses “Günaydın!..” dedi. Yüzü ışıldadı birden. Arkasına döndü, baktı. Bu kış günü üzerinde bir kazak, bir hırkayla karşısında duran, ince uzun, sinek kaydı traşlı adam, gözleri dolu dolu “Saati öğrenebilir miyim?” diye sordu. Gözyaşları, gülmelere karışıyordu. Yıllar süren küskün ayrılıktan geriye bir tek, hasret kalmıştı. Birden bir tufan koptu, bir anda mevsim değişti, gün gece oldu, caddeden geçen herkes, her şey silindi, tarihler sıfırlandı, denizler buz tuttu, okyanuslar kurudu, bir velvele, bir kıyamet koptu, birdenbire iki ayrı kara parçası, sarıldılar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-5772361682195219400?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/5772361682195219400/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=5772361682195219400&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5772361682195219400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/5772361682195219400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/10/karl-souk-bir-k-sabahyd.html' title='Sabah Saati'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SQi5tR1OvOI/AAAAAAAAACQ/VOJhBRy23W0/s72-c/gauguin-madame-death.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1378460178858058731.post-2685884058216676846</id><published>2008-10-18T09:53:00.000-07:00</published><updated>2010-01-15T15:32:39.424-08:00</updated><title type='text'>Yalnızlık Dokunuşu...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SPoU17jqWTI/AAAAAAAAACE/iRzFa3oxGaQ/s1600-h/kibrit.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SPoU17jqWTI/AAAAAAAAACE/iRzFa3oxGaQ/s320/kibrit.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258538431661365554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Serin bir yağmur havası. Tenha sokaklarda dolanmış, eve dönmek üzere minibüste yerimi almış, beklemeye başlamıştım. Her halinden yorgunluğu okunan, genç olmasına rağmen oldukça çökmüş görünen, kirli sakallı, uzun boylu adam sanki, hayatı başından savar gibi hemen parasını uzatmış, arka koltuğun önündeki cam kenarına kendini bırakmıştı. Hemen yanında oturan teyze her an kalkacakmış gibi oturduğundan, varlığı yokluğu belli değildi. Kahya bağırmaya başlamıştı ki yanında uzun, kızıl saçlarıyla genç bir kadın belirdi ve aksi bir bakışla kahyayı payladıktan sonra, boş kalan, genç adamın hemen önündeki cam kenarına oturdu. Herkesin yüzünde tamamlandığımız ifadesi hakimdi. Öyle ki genç kadın, bunca insanı beklettiği duygusuna kapılmış, üzülmüştü. Bir an öyle bir ayaklandı ki özür dileyecek sandım fakat, o da bir an önce para uzatma derdinden kurtulup, ineceği yere kadar  rahat rahat oturmak istiyordu. Genç adam sanki bu minibüsle kenti terk ediyor gibi hüzünlü, dışarıyı seyrediyor, dokunsan ağlayacak bakışlarla etrafı süzüyordu. Bir yere tutunma, elini koyma ihtiyacı hissetmiş olacaktı ki elini önündeki koltuğun demirine koydu. Genç kadın başını öne eğmiş bir şeylerle uğraşıyor gibiydi. İnce ince bir yağmur camları çizmeye başlamıştı. Hareket halinde bir arabanın daha fazla yağmur damlası toplamak için daha hızlı gittiğini, ön camın diğer camlarla yarış içinde olduğunu düşünürdüm küçükken. Buruk bir tebessümle, çalışan silecekleri yağmur yüzüme yağıyor da silecekler sağa sola hareket edip, görmemi sağlıyor gibi ciddiyetle seyrediyordum. Genç adamın hüznünün bulaştığını düşünüp, gülümsedim. Serin serin bir yağmur kokusu yayılıyordu. O an inip yürümek istedim ki, kızıl saçlı genç kadının arkasına yaslanmış güzel, kızıl saçlarının genç adamın eline döküldüğünü gördüm. Genç adam buruk bir tebessümle genç kadının saçlarına bakıyor ve onu rahatsız etmemek, bu anı bozmamak için kıpırdamıyordu. Kadının kızıl saçlarında kayboluyordu sanki. Dokunsan ağlayacak bu hüzünlü adama, eline dökülen bir kaç saç teli yetmişti sanırım. Tek damla gözyaşı dökmeden ağlıyordu. Elini ağır ağır kıpırdatırken öyle hassas ve inceydi ki, bu anı bozmamak için kadının inmesini bekleyebilir ya da son durağa kadar gidebilirdi. Kızıl, güzel saçların arasından tek tek parmaklar çıkıyor, altta kalan diğer üç parmakla birleşiyordu. İşte elinin arasındaydı o kızıl saçlar! Şefkatle, aşkla dokunuyordu ve küçük küçük daireler çizerek, parmakları arasında kalan saçları usulca okşuyordu. Genç adam yanında oturan teyzenin inmek için hareketlenmesiyle biraz olsun irkildi fakat, artık genç kadını rahatsız etmekten çok, bu anın bozulacağından korkuyor gibiydi. Yağmur dinmişti ve bulutlara akşam kızıllığı çökmüştü. Gün batımı kızıldı; genç kadının saçları kızıl… genç adamın parmakları arasında bir güneş batıyordu. Çöken hüzündü, batan güneşse. Genç kadının omuzları kıpırdadı, çantasını toparlıyordu. Genç adam, utanmasa “beni bırakma” diyecekti, “beni bırakma…“ Parmakları arasındaki kızıl saçlarla vedalaştı ve derin bir nefes aldı. Kadın ineceği yerden önce kapıda beklemek istercesine ağır hareketlerle kalktı. Ardında eli, kızıl saçları kokan, bir hüzünlü, yalnız adam kaldı. Bu kenti bu minibüsle terk etmenin tam zamanıydı şimdi! Yalnızlık akşam gibi çökmüş, bulutların üzerinde bir zerre kızıl kalmamıştı. Genç kadının ardından bakakalan adam, terk edilmiş gibiydi, yalnızdı. Genç kadın bundan habersiz, kardan adımlarıyla akşama yürüyordu. Gözden kaybolana kadar seyretti genç adam. &lt;br /&gt;Şoför dikiz aynasından bakıp, ücretini ödemeyen olup olmadığını sordu. Bu soru tamamen nezaketen sorulan bir soruydu. Biliyordu ücretini ödemeyen biri olduğunu. Ben sorunun cevabını değil de sorma biçimini irdelerken, ücretini ödemeyen birinin kendim olduğunu fark etmiştim. Elimde terleyen bozuklukları gülümseyerek ve utançla şoföre uzattım. Bu yalnızlık dokunuşu karşısında aklım başımdan gitmişti. Bunu bir sır gibi susmam gerektiğini düşünmüştüm. Genç adamla aramızda bir sırdı bu ve bunun bir sır olduğunu ona bile söylememek üzere minibüsten indim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1378460178858058731-2685884058216676846?l=hikayesin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hikayesin.blogspot.com/feeds/2685884058216676846/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1378460178858058731&amp;postID=2685884058216676846&amp;isPopup=true' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2685884058216676846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1378460178858058731/posts/default/2685884058216676846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hikayesin.blogspot.com/2008/10/yalnzlk-dokunuu_18.html' title='Yalnızlık Dokunuşu...'/><author><name>Can Anar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09824971813106200462</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/TPrDVK8QwLI/AAAAAAAAAM8/iRn_xETdqsM/S220/can%2Bsakal%2Byandan.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__VShGYQdSBQ/SPoU17jqWTI/AAAAAAAAACE/iRzFa3oxGaQ/s72-c/kibrit.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry></feed>
